SEVDA ADASI
• 3/12/2008 - KENDI ELINLE TESLIM OLMAK...
Gençler; Sizlere emanet edilen Cumhuriyet'e sahip çıkınız. Ulusu yönetenlerin sınırlı görüşlerini aşmak sizlerin görevidir!
Kurtuluş Savaşı neden yapılmış ki? Cumhuriyeti kurmaya ne gerek vardı? Mondros, Sevr bizleri Avrupa ve Avrupa devletleri ile bütünleştiren, bizi onlarla birleştiren anlaşmalar ve belgeler değil miydi?
Avrupa içimize girmişti. Siyasetiyle, şirketiyle, okullarıyla, gazetecileriyle ve tabii askeriyle... Tam olarak bütünleşmiştik. Elitimiz, siyasetçimiz, iş çevrelerimiz bu bütünleşmeyi büyük ölçüde onaylamışlardı.
Yabancı orduların askerleri ile futbol maçları yapıyor, turnuvalar düzenliyorduk. Biz Avrupa'ya daha o zaman girmiştik. Elitimiz onlarla daha o zaman iç içe, kucak kucağa oturmuştu. Türkiye bölünmüş de ne olmuş sanki? Ermeni'si, Rum'u ve diğerleriyle gül gibi geçinip gidiyorduk.
Bu bütünleşmeyi bozmaya ne gerek vardı. Hazır bütünleştiğimiz Avrupalıları ülkemizden çıkarmak için onlarla savaşmaya ne gerek vardı? Şikâyet edecek ne vardı ki? Avrupalılar biz ne zarar vermişlerdi ki? Elitimiz memnundu, gerisi de hiç önemli değildi. Köylü, gariban kimin umurundaydı ki?
- Şirketleri buradaydı: Ne güzel, iç ticaretimizi, dış ticaretimizi, dokumamızı, tütünümüzü, gazımızı, elektriğimizi, demiryollarımızı, denizyollarımızı onlar idare ediyorlardı. Bütün bunlar Batılılaşmanın, Avrupalılaşmanın unsurları değil miydi sanki?
Bu Avrupalı ve Batılı şirketleri kovarak suyu, elektriği, gazı, demiryollarını millileştirmeye ne gerek vardı? Daha sonradan özelleştirerek tekrar aynı şirketlere satmaya çalışacağımıza en baştan onlara hiç dokunmamak daha uygun olmaz mıydı?
- Sonra ne gerek vardı Mustafa Kemal 'in misyoner okullarını kapatmasına, onların faaliyetlerini yasaklamasına? Şimdi teşvik etmiyor muyuz? Devlet liselerini, üniversitelerini bile İngilizce, Fransızca, Almanca dili ve hocalarıyla donatmıyor muyuz?
- Mondros ve Sevr bu bölgeyi ve insanlarını Avrupa'nın ve Amerika'nın himayesi altına bir güzel sokmuştu. Şimdilerde, onların ordularını içimize sokmak için Meclis'lerden karar çıkarmaya çalışıyoruz. Karar çıkmıyor, adamlar bize kızıyorlar. O zaman hazır gelmişler, yerleşmişler; karar çıkartmaya bile gerek yoktu ki.
Gül gibi geçinip gidiyorduk. Esnaf memnun, kiliseler dolu, Avrupa ve Amerika parası akmayacak mıydı? Beyoğlu'nun eğlence yerleri de dahil olmak üzere...
Kim demiş 'Kurtuluş Savaşı' diye? Kim çıkarmış bu Kurtuluş Savaşı'nı? Adamları kovmuşuz, hem de savaşarak. Yalnız askerlerini değil şirketlerini, misyonerlerini, okullarını da göndermişiz. Cumhuriyet diye, bağımsızlık diye, Atatürk ilkeleri diye kopmuşuz Batı'dan.
Utanmadan şirketlerini ve okullarını bile millileştirmişiz. Halbuki biz Tanzimat'la birlikte, Avrupa'yla bütünleşmek için ''Gayri millileşmeyi, bir milli politika olarak benimsememiş miydik''?..
Avrupa'yla bütünleşmek istiyorsan ulusal değil ''gayri milli'' olacaksın.
- Bak, bazı büyük sermaye çevreleri ne güzel söylüyorlar; her şey gayri milli olmalı diyorlar. Mallar dışarıdan gelsin, akıl, kültür ne varsa dışarıdan gelsin. Din, eğitim dışarıdan gelsin demiyorlar mı?
- Bazı tarikatlar da bu görüşü savunmuyorlar mı?
Ulusal bir şey yoktur, bize Avrupa ve Amerika himayesi gerekir demiyorlar mı? Bizim askerlerle olmaz, bize onların askerleri uyar diye düşünmüyorlar mı?
1919-1923 arasında ve Cumhuriyetin kuruluş yıllarında yaptığımız hataları şimdi düzeltiyoruz.
- Balta Limanı Antlaşması'na rahmet okutan Gümrük Birliği belgeleri imzalıyoruz.
- Avrupa Birliği'ne bir güzel, ''tek yanlı bağlanıyoruz'' .
- Eğitimimizi gayri milli hale getirip misyoner okullarına destek veriyoruz.
- Türk Hava Yollarımızı, Tekelimizi, denizyollarımızı, sigaramızı, telefonumuzu yeniden yabancı şirketlere teslim ediyoruz.
- Kısacası yeniden Avrupa'nın ve Amerika'nın himayesi altına giriyoruz. Aynen işgal yıllarında olduğu gibi, aynen Mondros, Sevr yıllarında olduğu gibi Batı ile bütünleşiyoruz.
Evet değerli okurlar bütün bu yazdıklarıma ''Bu bir cennet'' diyenler var; bu, ''Yeniden cehennemin içine girmektir'' diye düşünenler var.
Ya siz hangi taraftasınız?
Bu yazı, Prof. Manisali'nın "Ya Siz Hangi Taraftasınız" başlıklı köşe yazısından alınmıştır. TUNALIM... |
Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link
|
• 3/10/2008 - İNSANI YAŞATKİ,DEVLET YAŞASIN...
|
2008 Şubat enflasyon oranlarının beklenenden yüksek çıkmasına ve Merkez Bankası Başkanı’ndan gelen açıklamaya bakılırsa, vatandaşı önümüzdeki günlerde çok ciddi ekonomik sıkıntılar beklemektedir.
Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz; “Para politikasındaki sıkı duruşun özel tüketimi etkilemeye önümüzdeki dönemde de devam edeceğini” ifade ederek yaşanacak sıkıntıların sinyalini vermişti
Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ın ülke ve dünya ekonomisine ve siyasetine getirdiği farklı ve haklı yorumlarını sürekli takip ettiğimiz için gerek siyasi, gerek ekonomi hareketlerini bir adım önden takip ettiğimizi söylemek abartılı bir tespit değildir.
Sayın Baş; AKP iktidarının ekonomide uyguladığı sıkı para politikasının vatandaşı açlığa, işsizliğe yoksulluğa sevk edeceğini senelerdir söylemektedir. Ve söylenenler de çıkmaktadır. BTP Lideri Sayın Baş, tüketim eksenli olarak hazırladığı “Milli Ekonomi Modeli” ile emisyonun artırılarak tüketiciyi destekleyen, tüketimle de üretimin tetiklenerek emme basma tulumba gibi ekonomik dengelerin sağlanacağını, böylece de sosyal adaletin gerçekleşeceğini sürekli savunmaktadır. Bunun dışında tüm yoların çıkmaz sokak olduğunu dünyanın girdiği ekonomik durgunluk göstermiştir
Esnafla sıkı bir temas içinde olduğumuz için, yaptığımız ziyaretlerde hallerini çok yakından takip edebilme şansımız olmaktadır. Vatandaşın cebinde para olmayınca, alışverişi etkilediğini, bunun da toplumun her kesimini etkilediğini görmekteyiz. Vatandaş manzaralarıyla bu durum herkesin malumu ama yaşanan örnekler giderek daha da vahim bir vaziyet almaktadır. Son bir gün içerisinde yaşadıklarımı aktarayım;
Ayakkabı tamircisine ayakkabımı tamir için uğradım. Bu arada öğle saati olduğundan çırak bir ekmek arası dürüm getirdi. Başladı beklemeye, usta soruyor; “para mı bekliyorsun, borcumuz ne kadar?” çırak ; “evet, 1,5 ytl” usta kırık çekmeceyi karıştırıyor. Utangaç bir tavırla; “sen git ben yollarım”.
“İşler nasıl diye usta” diye sordum. Bir dokun bin ah işit derler ya, başladı; “valla ağabey günün şu saati olmuş siftah yok, ben senelerdir bu işi yaparım ve gördüğün gibi caddenin de işlek yerindeyiz. Adam ayakkabısını tamir ettirmez mi yahu? Bizim işimiz ölmez bir iş, çünkü tamirciyiz. Zaten vatandaşın yeni ayakkabı almaya gücü yok, tamir de mi yaptırmaz?”
Biz de; “Eee usta para olmazsa vatandaş ne yapsın” demekten başka söyleyecek bir söz bulamadık. Sürekli yolumuzun üstündeki çaycı arkadaşa uğradık, baktım ki eli yüzünde oturuyor. Sordum; “ne o İsa usta moralin mi bozuk, yoksa hasta mısın?”. “Yok be hocam keşke iş olsaydı da bende hasta olsaydım ben evelallah hasta halimle gene çalışırım, yeter ki iş olsun, durgunluğum işsizliktendir. Millet çay içmeyi de terk etti. Haftada sattığımız çay oranı yarıya düştü. 2 ortak iki çırak ne yapacağız şaşırdık. Akşama kadar ayak üstü çalışıyoruz ama nafile”. Biz de ayakkabıcıya söylediğimiz sözü çaycı İsa’ya da söylüyoruz; “Eee usta para olmazsa vatandaş ne yapsın”.
Yaşanan son olaylar ve meydana çıkan veriler gösteriyor ki; ekonominin iyiye gittiğini söylemek bu zamanın en büyük gafı niteliğindedir. Bu güne kadar farklı teknikler uygulanarak vatandaşın gözünden saklanan ekonomideki sapmalar, nihayet rakamlara da yansımaya başladı. Yani “mızrak çuvala gizlenmez” atasözü tecelli etmeye başladı. Hükümet ekonominin rakamlarıyla oynaya dursun, vatandaş bitme noktasına gelmiştir. Çöken sadece ekonomi değil, insanların gelecekten umutları da tükenmektedir. Yani uzun sözün kısası insanın bizatihi kendisi çöküntüdedir. Vatandaşı yöneten hüküm sahiplerine, Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye yaptığı nasihati hatırlatarak yazımızı bitirelim; “Mülkiyet, saltanat sende diye insanları hor görme. İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın”.
|
Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link
|
• 3/7/2008 - TARİHİMİZDEN VAZ MI GEÇELİM?
Erzurum’un Aşkale ilçesinin düşman işgalinden kurtuluşunun temsili olarak (tarihte yaşanan Ermeni vahşetinin) canlandırılmasından yazılı ve görsel malum medya grubu çok rahatsız olmuşlar. Ve bundan sonra kurtuluş günlerinde bu gibi vahşet sahnelerin canlandırılmaması için kollarını sıvadılar. Kanal D’de Mehmet Ali Birant günün yorumunu bile bu konuya ayırarak; ‘Milliyetçi geçinenlere, ulusalcı geçinenlere tarihte yaşanan bu tip olayların canlandırılarak yeni nesillere anlatılmasının Ermeni vatandaşlara karşı kin ve nefret oluşturacağını, bunun da gençleri eline silah alıp cinayetler işlemeye sevk edeceğini’ dile getirerek, yapılması gerekenin bu olayların unutulup, hoşgörü ve diyalogdan yana olunmasını savundu…
Görüyor musunuz değerli dostlar, Türk’ün tarihini bile öğrenmesine karşı çıkılan, her dini ve milli meselede önümüze konulan şey aynı senaryo; “hoşgörü ve diyalog”. Hep aynı mantık; “taşları bağlamak köpekleri salıvermek”
Malum medya ve Sayın Birant’a şunu sormak lazım; Aşkale’nin düşman işgalinden kurtuluşunun 90. yıldönümü düzenleniyor ve 90 yıldır kimse eline silah da almıyor, kimseyi de katletmiyor. Siyasi amaçlı işlenmiş ve hala perdenin arkasının aralanmadığı birkaç olay gerçekleşti diye kurtuluş günlerimizden mi vaz geçelim? Hem bu tip törenler ülkenin her herinde yapılır ve vatandaşın seyrettiği canlandırma karşısında milli tarih şuuru tazelenir o kadar…
Tarihte bizden başka bir millet var mı ki kendi tarihi unutturulmak istensin! Kahramanlıklarla dolu tarihimizde kazanılan zaferlerin kime karşı ve nasıl yapıldığını bırakın unutmayı, en ince ayrıntılarına varıncaya kadar gün ışığına çıkarılması lazım ki gerçek dost ve gerçek düşmanlar bilinsin. Biz tarihte yapılan bu vahşetlerin öcünü alalım falan demiyoruz. Ancak uyanık olun, bu millet ve devletlerle yapacağınız ilişkilerde dikkatli olun, dün bu kötülüğü yapan bu millet ve devletler aynı kötülükleri yine yapabilir.
Çok kıymetli hocam Sayın Prof. Dr. Ata Selçuk beyefendi İngiltere yaşadığı bir olayı şöyle anlatıyor; “İlmi çalışmalar yapmak amacıyla İngiltere’de bulunuyordum. İngiltere’de bir anıt yapıldığını o anıtın halka açık ve özellikle de öğrencilere mutlaka ziyaret ettirildiğini öğrendim. Üniversitede bir öğretim üyesine sordum; ‘bu ne anıtıdır’diye. O da bana; ‘Bu anıt Çanakkale’de hayatını kaybeden kahraman askerlerimizin anısına yapılmıştır. Gençler görsün ki unutmasın’. Ben de ona; ‘Peki bu askerler burada mı öldüler yoksa Türkiye’de mi?’ Cevaben ‘Çanakkale’de’ dedi ben de ona; ‘Peki ne işleri vardı orada? Benim ülkemi işgal için geldiler, atalarımız da onlara gereken dersi vermiş. Şimdi gelsinler yine gereken dersi veririz’ deyince öğretim üyesi neye uğradığını şaşırdı”
Sayın Birant’a ve malum medya mensuplarına ithaf olunur... Bakın hiçbir millet kendi tarihini unutturmaz ve biz de unutturmamalıyız. Burada kastımız düşmanlıkları artırmak değil, milli tarih şuuru ile milli direncimizi sağlamlaştırmaktır.
|
Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link
|
• 3/2/2008 - ABD TEK BAŞINA BATMIYORKİ !...

ABD, batıyor. Amerikan ekonomisi nalları dikti, dikiyor. Tek başına batmıyor ABD. Ne kadar “stratejik ortakçısı” varsa, hep beraber batıyorlar, hep beraber batacaklar. Zannediyor musunuz ki, stratejik ortağı AKP’nin yönetimindeki Türkiye rahat olacak… Aldanmayın. ABD ile AKP de batacak, AKP yönetimindeki, Türkiye de… Tabi diğer stratejik ortaklar da bu batıştan nasibini alacak; bileşik kaplar gibi bunlar. Türkiye, AKP’den kurtulmadığı müddetçe, çöken ABD ile çökmeye ve batmaya mahkumdur. Sosyalizmden sonra liberal–kapitalizm de iflas etti; dünya bunu görüyor. ABD, bugüne kadar çoktan batmış olması lazımdı; lakin stratejik ortakları onu ayakta tuttu. Hazinelerine “rezerv” diye karşılıksız Amerikan dolarlarını dolduranlar tutmak zorunda kaldı. Onların üzerine doğru yıkılıyor çünkü ABD ekonomisi… Hazinesinde 400 milyar, 500 milyar, 650 milyar dolar hatta daha da fazla karşılıksız Amerikan dolarını “rezerv” diye tutan ülkelerini ahvalini düşünün; ABD ekonomisi çökerken, onlarla beraber çöküyor… Onlar çöküşü ve yıkılışı, ötelemeye ve ertelemeye çalıştılar kendi paçalarını kurtarmak için. Ama nafile… ABD ekonomisi çöküyor. Kapitalizm çöküyor. ABD, “liberal–kapitalizm rayı”ndan çıktı; ABD öyle göçüyor ki, ne Keynes kaldı ortalıkta, ne Fredman… Dünya bir taraftan bu çöküşe şahit olurken, o taraftan doğudan yükselen güneşe tutuldu… Dünya bilim adamları ve ekonomistler, BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş beyin Mili Ekonomi Modeli’ni konuşuyor, baş tacı yapıyor. Kapitalizm ve sosyalizmden kaçan devletler, Milli Ekonomi Modeli’ne sığınıyorlar. Çağ, artık Milli Ekonomi Modeli çağı… Darısı, bizim aymazların başına… Darısı, güya Müslüman, Türkçü, Milliyetçi veya Atatürkçü kılığına bürünerek Türkiye’yi çöken Amerika’nın kapı kulu ve IMF’nin dilencisi yapanların başına! Hafızalarınız tazeleyin, hatırlayıverin; Prof. Dr. Haydar Baş bey, bundan 8–9 sene önce, ABD’nin yakın zamanda çökeceğini ve AB’nin dağılacağını bilimsel gerekçelere ve ekonomi verilerine dayanarak ortaya koydu. İşte şimdi olan oldu, olacak olan oluyor. ABD, çırpındıkça batacak, battıkça çırpınacak. Battıkça hırçınlaşacak… Çünkü ABD’nin içine korku düştü, kurt düştü; çatırdıyor. Mezarlığın ortasından geçen korkak adam misali, korkusunu bastırmak için ıslık çalmayı artıracak. Büyük Ortadoğu Projesi’ne(BOP) yüklenecek… İsrail, rahat durmuyor çünkü. Öte yandan Evangelist Bush ile İsrail arasında, BOP kardeşliği var; bu kardeşlik inanç ve ideal kardeşliğidir. Prof. Dr. J. Nisbitt’in ifadesiyle W. Bush, BOP işini, inancı uğruna uygulamaya koydu, Haçlı seferini ve işgallerini bu inanç ekseninde gerçekleştiriyor. Bush tamam da, bizimkilere ne oluyor demeyin; onlar da medeniyetleri cemettiler, hepsi cem oldular, aynı “BOP”un stratejik ortaklarıdırlar. AKP böyle de; CHP, MHP farklı mı?! Geçen günkü yazımda işte bunu sormuştum. Hiçbir farklı değil… AKP de, CHP de, MHP de aynı değirmene su taşıyorlar; aynı BOP’ta hizmet vermek ve ortakçılık yapmak için can atıyorlar, pazarlıklar yaptılar, yapıyorlar. CHP’nin Amerika ile olan “at pazarlığı”nı 2003 Eylül’ünde Sedat Ergin ve Yalçın Doğan deşifre ettiler; MHP, DSP ve ANAP’ın Irak’ın işgali karşılığında ABD ile at pazarlığını ANASOL–M hükümetinin Dışişleri Bakanı Şükrü Sina Gürel itiraf etti. Doğan ve Ergin’in kaydettiklerine göre, CHP lideri Deniz Baykal, Kemal Derviş’i aracılığıyla Irak işgali ve tezkere katkısı üstüne at pazarlığına soyunuyor… ABD, 6 milyar dolar mı verir, yoksa 10 milyar dolara çıkar mı, araştırması yaptırıyor. Hesap tutturamıyor. Şimdi Moon seanslarından geçen bu Baykal, hangi akıl ve projeyle Türkiye’ye batmaktan kurtaracak! Benzer at pazarlığını MHP ve DSP yapıyor. Onlar da sınır ötesine 50 km. girme karşılığında, ABD’nin BOP projesine ve Irak’a müdahaleye kafa sallıyorlar… Ama Bush yönetimi, bu takati kesilmiş ANASOL–M hükümetinde yağ çıkmayacağını anlayınca, Ankara’dakileri kale almıyor, mutabakatı bozuyor. Derviş çomağıyla koalisyon dağılıyor… Ardından ABD’nin İslamcı cilalı stratejik ortağı AKP, hükümete getiriliyor… Bölgede olan oluyor; BOP işgalleri alıp başını gidiyor. Şimdi bu MHP, bu DSP mi Türkiye’yi BOP’tan kurtaracak, batmaktan kurtaracak… Hangi akıl ile, hangi proje ile, hangi yürek ile…?! Türkiye’nin tek kurtuluş yolu var; BTP… Bu gerçeği anladık, anladık. Yok, hala anlamadı isek; o zaman, er veya geç, kafamızı taşlara vura vura, ABD ve IMF ile bata bata, AB ile bölüne bölüne anlayacağız… Tabii, Türkiye ve Türk milleti kalırsa ortada! .. TUNALIM...
| |
Comments (2) :: Post A Comment! :: Permanent Link
|
• 3/1/2008 - FİLİSTİN'İ TANIYALIM
 |
| 1947'de Filistin'in BM tarafından işgalci yahudilerle o toprakların asıl sahipleri olan Filistinliler arasında paylaştırılmasının haritası |
 |
| Arafat'ın özerk yönetimi sadece sembolik bir yönetimdir |
 |
| Haçlı saldırılarına karşı uzun süre mücadele veren Memlüklere mensup bir askerin temsili resmi |
 |
| Müftü Emin el-Huseyni. Yahudi göçüne karşı gerçekleştirilen en geniş çaplı hareket 15 Nisan 1936'da Kudüs müftüsü Emin el-Huseyni'nin öncülüğünde başlatılan genel grevdir. Altı ay süren grevden sonra yahudi göçünü durdurma sözü veren İngilizler daha sonra sözlerinden döndüler. Grevde öncülük edenleri de ya öldürdü, ya sürgün etti, ya da hapse attılar. Emin el-Huseyni de onların zulümlerinden kurtulabilmek için Filistin'i terk etmek zorunda kaldı. |
 |
| HAMAS mücahitleri bir gösteride. Filistin'deki İslâmi örgütlerin başında kısa adı HAMAS olan Filistin İslâmi Direniş Hareketi gelmektedir. Bu hareket Müslüman Kardeşler'in bir kolu sayılır. Hareketin çekirdeğini de 1948'de Müslüman Kardeşler'in kamplarında eğitilen Filistinli gençler oluşturmuşlardır. Ancak adını en çok 1987'de başlayan intifadadan sonra duyurmaya başladı. Örgütün İzzettin Kassam Birlikleri adını taşıyan bir askeri kolu vardır. HAMAS, kurduğu özel okullar, yardım kuruluşları, sağlık klinikleri, zekât komiteleri vasıtasıyla da Filistin halkına hizmet etmektedir. Bu hizmetleriyle Filistin halkının geniş çaplı desteğini kazanmıştır. |
 |
| 1935 direnişinin önderi İzzettin el-Kassam. Filistin'in bağımsızlığı yolunda başarılı bir mücadele veren İzzettin el-Kassam 1935'te cihad eğitimi için dağa çıktığı bir sırada beş yüz kişilik bir İngiliz birliği tarafından kuşatılarak şehid edildi. |
 |
| Gazze'den ekmek parası kazanmak için 1948'de işgal edilmiş topraklara giriş yapan Filistinlilerin oluşturduğu kuyruklar |
 |
| Ortadoğu bölgesinde bulunan Filistin toprakları güneyden Lübnan, güneydoğudan Suriye, doğudan Ürdün, kuzeyden Kızıldeniz, kuzeybatıdan Mısır, batıdan Akdeniz ile çevrilidir. İsrail işgali altındaki Filistin topraklarıyla Ürdün toprakları arasında sınır oluşturan Ürdün ırmağının doğusu Doğu Yaka, batısı Batı Yaka olarak adlandırılır. Her iki yaka da tarıma elverişli düzlüklerden oluşmaktadır. |
 |
| Lübnan'daki mülteci kamplarından birinde ikamet eden bir Filistinli kadın çocuğuyla birlikte. İsrail'in kuruluşu ve bu kuruluşun 181 sayılı BM Genel Kurulu kararına dayandırılmasıyla 960 bin Filistinli Arap evsiz, mülteci durumuna sokuldu. |
Filistin
(Gazze bölgesi hakkında aşağıda ayrıca bilgi verilmiştir.)
Önemli şehirleri: Kudüs (Nüfusu: 550.000), Yafa, Hayfa, Gazze, Nablus, Eriha, Akka.
Yüzölçümü: 28.220 km2
Nüfusu: 7.220.000 (1993 tahmini). Nüfusun % 87'si şehirlerde yaşamaktadır.
Km2 başına düşen insan sayısı: 255.8
Nüfus artış hızı: % 3.7
Etnik yapı: 1948'de işgal edilmiş olan topraklarda yaşayanların % 79'u yahudi, % 21'i Filistinlidir. 1967'de işgal edilmiş olan Batı Yaka'da ise nüfusun % 91'ini Filistinliler, % 9'unu yahudiler oluşturur. Filistinlilerin tamamına yakını Araptır, az sayıda Çerkez vardır.
Dil: Yahudiler İbranice, Filistinliler Arapça konuşur.
Din: 1948'de işgal edilmiş topraklarda yaşayanların % 79'u yahudi, % 5'i hıristiyan, % 16'sı Müslümandır. 1967'de işgal edilmiş olan Doğu Kudüs ve Batı Yaka bölgelerinde ise nüfusun % 76'sı Müslüman, % 17.5'i yahudi, yaklaşık % 5.5'i hıristiyan, kalanı da diğer dinlere mensuptur. Müslümanların geneli sünni ve şafiidir.
Coğrafi durumu: Ortadoğu bölgesinde bulunan Filistin toprakları güneyden Lübnan, güneydoğudan Suriye, doğudan Ürdün, kuzeyden Kızıldeniz, kuzeybatıdan Mısır, batıdan Akdeniz ile çevrilidir. En önemli akarsuları Şeria Nehri olarak da adlandırılan Ürdün Nehri'yle Yermük Nehri'dir. İsrail işgali altındaki Filistin topraklarıyla Ürdün toprakları arasında sınır oluşturan Ürdün ırmağının doğusu Doğu Yaka, batısı Batı Yaka olarak adlandırılır. Her iki yaka da tarıma elverişli düzlüklerden oluşmaktadır. Ürdün Irmağı batısı işgal altında, doğusu Ürdün'ün elinde olan Lut gölüne akar. Ölü Deniz olarak da adlandırılan Lut gölü tuz ve fosfat bakımından zengindir.
Yönetim şekli: Bugünkü Filistin topraklarının üzerindeki yönetim bir siyonist işgal yönetimidir. Gazze ve Batı Yaka'da kurdurulan özerk yönetim ise işgal yönetimine bağlı bir yerel yönetim niteliğindedir. Bu yönetim dış işlerinde tamamen işgal yönetimine bağlıdır. Emniyet güçlerini sadece Filistinlilere karşı kullanma hakkına sahiptir. Bu bölgede oturan yahudi yerleşimcilere karşı özerk yönetime bağlı emniyet güçlerinin kullanılmaması özerklik anlaşmasında şarta bağlanmıştır.
Tarihi: Filistin bir çok peygamberin yaşamış olduğu bir beldedir. Kur'an-ı Kerim'de de bu toprakların kutsal kılındığı ifade edilmektedir. Filistin topraklarının peygamberler diyarı olması bu toprakların vahye dayanan bütün dinlerde kutsal sayılmasını ve kendisine özel bir değer verilmesini sağlamıştır. Vahye dayanan dinlerin sonuncusu olan İslâm da bu topraklara ayrı bir değer vermiştir. Kudüs'teki Mescidi Aksa da Müslümanların ilk kıbleleri olmuştu. Dolayısıyla Kudüs ve Mescidi Aksa Müslümanlar için bu açıdan da ayrı bir değer taşır. Kudüs'ün ve Filistin topraklarının İslâm açısından taşıdığı değer ve kudsiyet dolayısıyla Medine'de kurulan İslâm devletinin kuzeye doğru sınırlarının genişlemesiyle birlikte Müslümanlar Filistin topraklarına yöneldiler. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Filistin üzerine M. 633'te iki küçük birlik gönderdi. Bu birlikler önemli başarılar gösterdiler. Daha sonra 634'te İslâm ordusunun Remle yakınlarında Bizans ordusuna karşı kazandığı zaferle Kudüs dışındaki bütün Filistin toprakları fethedildi. Kudüs'ün fethi ise 638'de ikinci halife Hz. Ömer (r.a.) döneminde gerçekleşti. Bu fetihten sonra Kudüs ve çevresi 1097'ye kadar sürekli Müslümanların hâkimiyetinde kaldı. 1097'de haçlı ordularının kırk gün süren şiddetli kuşatmaları sonunda bu kutsal belde hıristiyanların eline geçti. Haçlılar Kudüs'ü işgal ettikten sonra bir hafta süreyle şehirde katliam gerçekleştirdiler. Bu katliamda Müslümanlardan yetmiş bin kişi öldürüldü. Haçlı işgali yaklaşık doksan yıl sürdü. Bu işgale 1186 yılında Salahuddin Eyyubi son verdi. Haçlıların Kudüs üzerindeki ikinci hâkimiyetleri, bir ara Mısır hükümdarlığı yapan İsa el-Kâmil'in 1243'te Kudüs'ü, kendisine ve kardeşine yardımcı olan Bizans imparatoruna hediye etmesiyle gerçekleşti. Ancak bu hediye olayının üzerinden birkaç ay geçmeden Müslümanlar, Necmeddin el-Eyyubi'nin komutasında Kudüs'ü geri almayı başardılar. Yavuz Sultan Selim'in 1516'da gerçekleştirdiği Mısır seferi sonrasında Kudüs ve Filistin Osmanlı devletine bağlandı. 1918 İngiliz işgaline kadar da Osmanlı yönetiminde kaldı. İngilizlerin 1918'de Filistin topraklarını işgal etmeleri zamanın Mekke şerifi ve bugünkü Ürdün krallığının kurucusu Şerif Hüseyin'in yardımıyla oldu. İngiliz dışişleri bakanı Artur Belfur tarafından 1917'de Filistin toprakları üzerinde bir yahudi devleti kurdurulacağı yolunda bir deklarasyon yayınlandı. Çok geçmeden İngilizler Filistin topraklarını işgal ettiler. İngiliz işgali 24 Temmuz 1922 tarihinde bugünkü Birleşmiş Milletler konumunda olan Milletler Cemiyeti tarafından onaylandı ve Filistin toprakları resmen İngilizlerin vesayetine verildi. İngiliz işgalinden sonra yahudilerin Filistin topraklarına göçü de hızlandı. İşgal yönetimi yahudilerin bu topraklara yerleşebilmeleri için her türlü imkânı hazırlıyordu. Bunun yanı sıra işgalle birlikte katliamlar, sürgünler ve haksızlıklar da başladı. İngiliz işgalciler bir yandan Müslümanları öldürerek mülklerini ellerinden alırken diğer yandan yahudilerin bu topraklardan mülk edinmelerini ve yerleşmelerini kolaylaştırıyorlardı. Filistinli Müslümanlar işgal yönetimine ve yahudi göçüne karşı mücadele ettiler. Bu doğrultuda zaman zaman ayaklanmalar gerçekleştirildi. Filistinliler mücadelelerini organize için örgütler de kurdular. Yahudi göçüne karşı gerçekleştirilen en geniş çaplı hareket 15 Nisan 1936'da Kudüs müftüsü Emin el-Huseyni'nin öncülüğünde başlatılan genel grevdir. Altı ay süren grevden sonra yahudi göçünü durdurma sözü veren İngilizler daha sonra sözlerinden döndüler. Grevde öncülük edenleri de ya öldürdü, ya sürgün etti, ya da hapse attılar. İngilizler yerlerine yahudileri bırakarak 1947'de Filistin'den çekilmeye başladılar. Bunun hemen arkasından yahudiler kendi devletlerini kurabilmek için bir iç çatışma başlattılar. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1947'de Filistin topraklarının Araplarla yahudiler arasında paylaştırılmasına dair bir karar aldı. 181 sayılı bu karar Filistin topraklarının % 55'ini ve verimli kısımlarını yahudilere, genellikle verimsiz ve çölden ibaret % 45'ini de Araplara veriyordu. Yahudilerin çıkardıkları tedhiş olayları ve iç savaş sebebiyle İngilizler 1948'de Filistin topraklarından tamamen çekildiler. Bunun ardından yahudiler BM'in kendilerine verdiği toprakların üçte biri oranında daha toprak işgal ederek 14 Mayıs 1948'de İsrail devletinin kuruluş deklarasyonunu yayınladılar. İsrail'in kuruluşu ve bu kuruluşun 181 sayılı BM Genel Kurulu kararına dayandırılmasıyla 960 bin Filistinli Arap evsiz, mülteci durumuna sokuldu. Filistinlilere yapılan zulüm ve işkencelerin yanı sıra İsrail'in henüz elli yılı doldurmamış olan ömründe altı büyük savaş vardır. Bunların birincisi 1948'de İsrail'in kuruluşuyla birlikte patlak veren savaş, ikincisi 1956'da bu ülkenin Fransa ve İngiltere'nin desteğiyle Mısır'a karşı açtığı savaş, üçüncüsü 1967'de ABD desteğinde Mısır, Suriye ve Ürdün'e karşı gerçekleştirilen savaş, dördüncüsü 1968'de Ürdün'e saldırı, beşincisi 1973'te İsrail tarafından başlatılan Arap - İsrail savaşı altıncısı da 1982 Lübnan işgalidir. Bu ülkenin tek taraflı olarak komşularına karşı saldırılar da eklenince İsrail'in savaşsız bir gününün geçmediği söylenebilir. Filistin halkı da sürekli bir bağımsızlık mücadelesi verdi. Zaman zaman çeşitli kanlı çatışmalar oldu. Ancak en geniş çaplı mücadele 8 Aralık 1987'de Filistin İslâmi Direniş Hareketi'nin öncülüğünde başlatılan intifadadır. İntifada, 7 Aralık 1987'de Filistinli işçileri taşıyan arabaya bir yahudinin kamyonetiyle çarparak dört Filistinlinin ölümüne dokuz Filistinlinin de yaralanmasına sebep olması üzerine başladı. İsrail'in intifadayı durdurmak için başvurduğu uygulamaların hiçbiri sonuç vermedi. Bunun üzerine gerçekte Filistin halkını temsil etmeyen bazı kişileri karşısına alarak onlarla barış görüşmeleri yapmaya başladı. Filistin meselesinin barış yoluyla bir çözüme kavuşturulması için görüşmelere 1991 Ekim'inde İspanya'nın başkenti Madrid'de başlandı. 1992'de de devam edildi. Ancak bütün yıl boyunca aralıklı olarak değişik yerlerde gerçekleştirilen barış görüşmelerinden herhangi bir sonuç alınamadı. Filistin İslâmi Direniş Hareketi, bu görüşmelere ve siyonistlerle pazarlığa oturmaya başından itibaren karşı çıktı. Sonuçta 13 Eylül 1993 tarihinde Gazze ve Eriha'ya özerklik verilmesine dair bir anlaşma imzalandı. Anlaşmaya göre Filistin topraklarının % 5'inden daha az bir kısmında siyonist İsrail yönetimi kontrolünde ve yerel hizmetleri yürütme ve iç güvenliği sağlama dışında hiç bir yetkiye sahip olmayan bir özerk yönetim kurulacak buna karşılık siyonistlerin kalan Filistin toprakları üzerindeki hâkimiyeti resmen tanınmış olacaktı. Anlaşma İsrail kuvvetlerinin 15 Ocak 1994'ten itibaren Filistin topraklarından çekilmesini gerektiriyordu. Ancak İsrail daha sonra bazı pürüzler ortaya çıkararak çekilmeyi geciktirdi. Sonra pürüzler İsrail'in lehine giderildi ve çekilme işlemi ancak Mayıs 1994'ten itibaren başladı.
İslami Hareket: Filistin'deki İslâmi örgütlerin başında kısa adı HAMAS olan Filistin İslâmi Direniş Hareketi gelmektedir. Bu hareket Müslüman Kardeşler'in bir kolu sayılır. Hareketin çekirdeğini de 1948'de Müslüman Kardeşler'in kamplarında eğitilen Filistinli gençler oluşturmuşlardır. Ancak adını en çok 1987'de başlayan intifadadan sonra duyurmaya başladı. İntifadanın başından beri öncülüğünü etmiştir. Hareketin en güçlü olduğu bölge Gazze'dir. Ancak Filistin'in diğer bölgelerinde de öteki gruplardan daha güçlüdür. Özellikle üniversite öğrencileri arasında etkilidir. Örgütün İzzettin Kassam Birlikleri adını taşıyan bir askeri kolu vardır. HAMAS, kurduğu özel okullar, yardım kuruluşları, sağlık klinikleri, zekât komiteleri vasıtasıyla da Filistin halkına hizmet etmektedir. Bu hizmetleriyle Filistin halkının geniş çaplı desteğini kazanmıştır. HAMAS'tan sonra İslâmi Cihad Örgütü gelir. Bu örgüt kuruluşunu 1986'da gerçekleştirdi ve bazı küçük İslâmi grupları bünyesinde topladı. Halk arasında geniş bir taraftar kitlesine sahip değildir. Aksa Şehitleri Birlikleri adında bir askeri kolu vardır. Filistin'de bunların yanı sıra bazı tasavvufi cemaatler de mevcuttur. Ancak bu cemaatler gençler arasında pek etkili değildir.
Ayrıca bkz. Filistin'deki İslami Hareketin Gelişme Süreci ve Bugün Geldiği Nokta
Tanınmış İslâmi Hareket Önderleri:
İzzettin Kassam: 1880'de Suriye'nin Cebele şehrinde doğan ve 1896 - 1906 arasında Mısır'da el-Ezher Üniversitesi'nde tahsil gören İzzettin el-Kassam 1921'de Filistin'in Hayfa şehrine yerleşerek hem ders vermeye hem de Filistin halkını İslâmi yönden şuurlandırmak için vaaz ve irşada başladı. Yahudi tehlikesine karşı halkı uyanık olmaya çağıran ve vaazlarında cihad konusuna ağırlık veren İzzettin el-Kassam sonraki yıllarda fiili olarak cihad için hazırlıklara ve gençleri bu amaçla eğitmeye başladı. 1931'de de onun öncülüğünde cihad hareketi başlatıldı. Filistin'in bağımsızlığı yolunda başarılı bir mücadele veren İzzettin el-Kassam 1935'te cihad eğitimi için dağa çıktığı bir sırada beş yüz kişilik bir İngiliz birliği tarafından kuşatılarak şehid edildi.
Ahmed Yasin: 1937'de Filistin'in Askalan şehrinde doğdu. 1948'de yahudilerin Filistin'in büyük bir bölümünü işgal etmeleri üzerine ailesiyle birlikte Gazze'ye göç etti. 1952 yazında yüzme esnasında kafasının üstüne düştü ve boyun kemiği kırıldı. Bu yüzden bütün vücudu felç oldu. Liseyi bitirdikten sonra bazı ilim adamlarından özel dersler aldı. Öğrenimini tamamladıktan sonra öğretmen olarak görev aldı. Gazze'de İslâm Merkezi'ni kurmasından sonra iyice tanındı. 1984'te tutuklandı. Yürütülen soruşturma sonunda İsrail'i yıkarak yerine İslâmi bir devlet kurmak için çalıştığı gerekçesiyle 13 yıl hapse mahkum edildi. Ancak on bir ay sonra Filistinlilerle yahudiler arasında gerçekleştirilen bir esir değişiminde serbest bırakıldı. HAMAS'ın manevi lideri ve intifadanın devamında bir motor görevi gördü. 18.5.1989'da tekrar tutuklandı.
Ekonomi: Yahudilerde kişi başına düşen milli gelir 11.330 dolardır. Bu miktar Filistinlilerde 1200 dolar civarındadır. 1948'de işgal edilmiş olan topraklarda yaşayanların % 21'i sanayi sektöründe, % 3.3'ü tarım alanında, Batı Yaka'da yaşayanlarınsa % 13'ü sanayi sektöründe, % 20'si tarım alanında çalışmaktadır. 1948'de işgal edilmiş olan toprakların % 28'i, Batı Yaka topraklarının % 32'si tarıma elverişlidir. Yahudilerde ortalama 5 kişiye, çoğunluğu Müslümanların oluşturduğu bölgelerde ise 16 kişiye bir motorlu ulaşım aracı düşmektedir.
Sağlık: Nüfusun beşte dördünü yahudilerin oluşturduğu 1948'de işgal edilmiş topraklarda ortalama 350 kişiye, çoğunluğu Müslümanların oluşturduğu Batı Yaka'da ise 1500 kişiye bir doktor düşmektedir.
Eğitim: Batı Yaka'da 420 civarında ilkokul, 4 yükseköğretim kurumu vardır.
Gazze ve Eriha
FKÖ ile İsrail arasında yapılan anlaşma sonucu kurdurulan özerk yönetimin hükmüne verilen bölgelerden Eriha, Batı Yaka'da yer alan 10.000 nüfuslu küçük bir kasabadır. Filistin'in batı kesiminde Akdeniz kıyısında bulunan ve Eriha'yla doğrudan bağlantısı olmayan Gazze bölgesi hakkında da aşağıdaki bilgileri vermeyi uygun görüyoruz:
Yüzölçümü: 363 km2 (Tüm Filistin'in % 1.28'i).
Nüfusu: 900.000 (1993 tahmini). Bu nüfusun % 75'ini Filistin'in değişik yörelerinden buraya sığınmış olan mülteciler oluşturmaktadır. Ortalama ömür 66 yıldır. Çocuk ölümlerinin oranı binde 41'dir. Nüfusun % 51'ini 14 yaşın altındakiler oluşturmaktadır.
Km2 başına düşen insan sayısı: 2479.3
Nüfus artış hızı: % 4.3
Etnik yapı: Bu bölgede yaşayanların % 99.5'i Filistinli, % 0.5'i yahudidir.
Din: Bu bölgedeki nüfusun % 98.8'i Müslüman, % 0.7'si hıristiyan, % 0.5'i yahudidir.
Coğrafi durumu: Filistin'in batı kesimine düşer. Doğudan 1948'de işgal edilmiş olan Filistin toprakları, batıdan Akdeniz, güneybatıdan Mısır'la çevrilidir. Bölgeye Akdeniz iklimi hâkimdir. Topraklarının % 53'ü tarıma elverişlidir.
Ekonomi: Bölge ekonomisi daha çok tarım, sanayi ve balıkçılığa dayanır. Yetiştirilen tarım ürünlerinin başında çeşitli sebze ve meyveler gelir. Tarım ürünlerinden elde edilen gelirin gayri safi yurtiçi hasıladaki payı % 22'dir ve çalışan nüfusun % 19.5'i bu alanda iş görmektedir. 1992'de 1000 ton tahıl (bölgede yaşayan halkın ihtiyacının 250'de biri), 22 bin ton yer bitkileri, 120 bin ton meyve, 10 bin ton sebze üretilmiştir. Aynı yıl bölgede 4 bin baş sığır, 24 bin baş koyun bulunuyordu. 1991'de 500 ton balık avlanmıştır. Önceleri daha çok balık avlanıyor ve birçok aile geçimini balıkçılıkla sağlıyordu. Ancak İsrail yönetimi intifada sonrasında Gazzelilerin çoğuna balık avlama yasağı koydu. Gazze'de yaşayanların % 99'u fakirlik sınırının altında bir gelire sahiptir. Özellikle intifada sonrasında İsrail tarafından uygulanan ekonomik boykot bölge halkını iyice fakirleştirmiştir. Bu bölgede 30 kişiye bir motorlu ulaşım aracı düşmektedir.
Kişi başına düşen milli gelir: 590 dolar.
Sanayi: Bölgedeki sanayi kuruluşları küçük ve orta sanayi kuruluşlarıdır. Bunlar da genellikle gıda maddeleri ve meşrubat üretimi, tekstil, konfeksiyon, mobilya, inşaat malzemeleri üretimi ve madeni ve toprak eşya üretimiyle ilgilidir. İmalat sanayisinin gayri safi yurtiçi hasıladaki payı % 13'tür. Çalışan nüfusun yaklaşık % 10'u sanayi sektöründe iş görmektedir.
Eğitim: Bölgedeki tüm ilk, orta ve mesleki okulların sayısı 320 kadardır. Ayrıca camilerde ve hayır kurumları tarafından açılan özel eğitim kurumlarında din eğitimi verilmektedir. Bölge halkına hizmet veren tek üniversite Gazze İslâm Üniversitesi'dir. Bu üniversite intifadanın başlatılmasından sonra İsrail tarafından kapatıldı ve uzun süre kapalı tutuldu. Bölgede yaşayanlardan 25 yaş üzerindekilerin % 10'u yüksek öğrenim görmüştür. Okuma yazma bilenlerin oranı % 90'dan fazladır.
Sağlık: Ortalama 2000 kişiye bir doktor düşmektedir. | TUNALIM...
| | |
Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link
|
• 2/24/2008 - KUZEY IRAK'TAN HABERLER
Ey Şanlı Türk Askeri!..Türk milleti sizinle gurur duyuyor.Allah(cc)yar ve yardımcınız olsun...
| PKK’lıların üzerinde peşmerge kimliği çıktı | |
| |
TSK’nın 21 Şubat’tan bu yana sürdürdüğü kara harekatında etkisiz hale getirilen terörist sayısı 100’ü aştı. Öldürülen bazı PKK’lıların üzerinden peşmergelerin kimliği çıkması dikkat çekti
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’taki terör örgütü PKK yuvalarına yönelik geçen perşembe gecesi başlattığı ‘Güneş’ adı verilen sınır ötesi kara harekat sürerken, savaş uçakları ise havadan destek veriyor. Diyarbakır 2. Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığı 8. Ana jet üssünden dün sabah saat 05:30 sıralarında kalkan 6 adet F–16 savaş uçağı Mehmetçiğin kara harekatı operasyonu düzenlediği Haftani Dağlarına doğru hareket etti. Günün ilk ışıklarında uzun menzili füzeler ile kalkan savaş uçakların terör kamplarını yerle bir ettiği öğrenildi. Diyarbakır’da şafakta başlayan olağanüstü hava hareketliği ise dün günboyu devam etti. Hangarlardan çıkan 14 adet F–16 savaş uçağı Kuzey Irak sınırına doğru yol aldı.
Yüzü aşkın terörist öldürüldü TSK’nın 21 Şubat tarihinden bu yana sürdürdüğü kara harekatında etkisiz hale getirilen terörist sayısının 100’ü bulduğu ifade edilirken, öldürülen bazı PKK’lıların üzerinde liderliğini Mesut Barzani’nin yaptığı Kürdistan Demokrat Partisi bünyesinde bulunan peşmerge asker kimliği çıktı. Bölücü terör örgütüne ağır zaiyat veren Mehmetçik havanın – 40 dereceyi bulduğu dağlık zorlu coğrafyada amansız operasyonlarını aralıksız sürdürüyor.
Bordo bereliler Zap kampına indi Binlerce asker ile sınır ötesi operasyonda öncülük eden Bordo Bereli özel komandolar, örgütün Kandil’den sonra en önemli kampları olan Zap ve Hakurk’u hedef aldı. Bordo Bereliler, Zap Kampı’na teröristlerin girilemez gözüyle baktığı ve en önemli girişlerinden olan Çiyane Reş bölgesinden operasyon düzenledi. Zap Kampı’nın 7 ayrı bölgesinde komandolarla teröristler arasında şiddetli çatışmalar önceki geceden beri sürüyor.
PKK terör örgütüne yönelik operasyonların sürdüğü Kuzey Irak’ın Haftani, Hakurk, Zap ve Avaşin bölgesine 3 günden buyana çok sayıda zırhlı araç ve komanda sevk edilirken, Irak’ın sınırındaki birlikler Genelkurmay Başkanlığı emri ile kırmızı alarma geçti. Şırnak’ın Uludere ve Beytüşşebap ilçeleri ile Hakkari’nin Çukurca kırsalında teröristlerin Türkiye’ye sızmalarına karşı askerler yüksek dağlara kurulan nöbet kulelerinde gece görüşlü termal kameralar ile sınırda kuş uçurtmuyor. Tansiyonun her geçen gün yükseldiği bölgede Mehmetçik özel dedektörler ile yollarda mayın arama faaliyetlerini ise sürdürüyor.
Yeni Mesaj... | TUNALIM... |
| |
Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link
|
• 2/15/2008 - ENTEGRE OLMAKMI?..
| |
|
Başbakan R.T. Erdoğan Almanya’da, Alman Başbakanı Angele Merker ile birlikte yaptığı basın toplantısında çok manidar ifadeler kullandı; ‘Medeniyetler ittifakının gerçekleşmesi için eğitim, gençlik, medya, göç ve entegrasyon’ ayaklarından bahsetti. Sonra da bu entegrasyonun çerçevesini çizerek Almanya’da yaşayan Türk vatandaşlarına şu tavsiyelerde bulundu;
– “Dili, ırkı, dini, milliyeti bir tarafa bırakıp insanlık ortak paydasında entegre olunuz”. – “Buradaki huzurunuz Alman vatandaşlığına entegre olmakla mümkündür”. – “Şimdiye kadar burada yaşayan 700 bin vatandaşımız Alman vatandaşı oldu, inşallah yakında diğerleri de Alman vatandaşı olur”…
Bir fikrin -doğru veya yanlış-, bireysel olarak savunulması bir noktaya kadar normal karşılanabilir ancak; bir ülkeyi temsil eden, millet adına konuşan devlet adamının bir fikri veya görüşü ortaya koyarken daha hassas davranması gerektiği kanaatindeyim. Ben bir Müslüman Türk vatandaşı olarak Başbakanın belirttiği düşünceleri asla ve asla kabul etmiyorum. Bu kabullenmeyiş, taşıdığım iman ve aidiyet duygusu ile alakalıdır. Çünkü bir milleti millet yapan; bayrağıdır, dilidir, ırkıdır, dinidir. Bu nasıl bir garip durum ki; milleti millet yapan unsurlardan vazgeçmeyi devletin en resmî ağzı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Başbakanı dillendiriyor..!
Vatandaşlar kendilerine sahip çıkılmasını beklerken; ‘Huzur istiyorsanız Alman vatandaşı olacaksınız’ şeklinde bir ifade ile karşı karşıya kaldı. Canı yanan, milletinin fertlerini kaybeden vatandaşlara moral verilecek cümleler bunlar olmamalıydı. ‘Biz devlet olarak sizin yanınızdayız bütün haklarınızı sonuna kadar savunacağız, sizi kimse yıldırmasın, birlik olun, kuvvetli olun, kendi kimliğinizi ve benliğiniz kaybetmeyin siz bizim kültür elçilerimizsiniz. Türklüğünüzden gurur duyun ve mutlaka benliğinizi, Türklüğünüzü koruyun’ gibi ifadeleri duymak isterlerdi sanırım… Görünen o ki Sayın Erdoğan, ‘BOP Eş Başkanlık’ görevine bayağı ısınmış ki, insanlıktan nasibi olmayan, vatandaşlarımızı diri yakan barbarların memleketinde, mağdur vatandaşlarımıza; “Dili, ırkı, dini, milliyeti bir tarafa bırakıp insanlık ortak paydasında entegre olunuz. Buradaki huzurunuz, Alman vatandaşlığına entegre olmakla mümkündür” ifadesiyle gurbetçi Türklerin, Almanlar tarafından sindirilmesinin kapısını aralayacak öğütlerde bulunmuştur. Esasen bu cümleler bir tavsiyenin de ötesinde, 22 İslam ülkesine verilecek ev ödevi niteliğinde bir telkindir, BOP paydasında yok oluşun başlangıcıdır. Ey dindar geçinen hacılar, hocalar, takvacılar..! Dilinizi, ırkınızı, dininizi, milliyetinizi bırakarak Başbakanın tavsiyesine uyarak BOP’a entegre olmaya hazır mısınız..! Uğur Kepekçi-TUNALIM… | |
Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link
|
• 2/6/2008 - BAHÇE BİZİZ,BAĞ BİZDEDİR ..
|
Millet olarak hakkımızda sık sık söylenen bir söz vardır; “Siz Türk’ler hazine üzerinde oturan dilenciler gibisiniz”
Bu söz uzun gözlemlere dayanarak ortaya koyulmuş bir tespittir. Bu tespitle, millet olarak elimizdeki değerlerin kıymetini bilmediğimiz belirtilmek istenmektedir.
Bu tespiti aklınıza gelebilecek her konuda test edebilirsiniz. Millet olarak gerçekten de asırlarca dünyaya medeniyet ve insanlık götürmüş, ulaştığımız her yere adalet ve huzur getirmiş, dünyanın en kıymetli yerleri elimize geçmiş ama maalesef, koruyamamış ve zamanla kaybetmişiz. Elimizde kalmış son toprak parçamız, Türkiye Cumhuriyeti Devletini de gerek maddi gerek de manevi noktada kaybetme noktasına gelmişiz. Talan ve yalan son sürat devam etmektedir!
Dünyanın en kıymetli madenleri; yer üstü yer altı bütün zenginlikler ve kültür birikimi bizde, hemen her konuda; “bahçe biziz bağ bizdedir” ama bunları görenler maalesef çok az…!
Dünya ekonomisi en durağan dönemi yaşamakta, insanlar mutsuz, işsiz ve aşsız yaşamakta, hemen her ülke kendi ekonomik durgunluğuna çare bulmak için seferber olmakta, çaresizlik gün geçtikçe artmaktadır.
Hikaye edilir; Nasrettin hocamız bir gün bir mağaranın önünde bir şeyler ararken görülür ve sorulur; -“Hocam burada ne arıyorsun?” Cevaben; -“İçeride yüzüğümü kaybettim. İçerisi çok karanlık olduğundan bende yüzüğümü dışarıda arıyorum.” Soranlar hayret içinde tekrar; - “Ama hocam içeride kaybettiğiniz bir şeyi nasıl burada bulursunuz?” Hoca; - “Ne yapayım içerisi çok karanlık da ondan burada arıyorum.”
Kapitalist dünyanın ağa babalarının, para babalarının ve onların tuzağında can çekişenlerin, ekonomik durgunluğa, yine kapitalizm içinde çözüm arayanların durumu; aynen bunun gibi komiktir. Bu modeli insanlığın önüne koyarken, yıllar sonra aynı çukurda birlikte yok olacağını bilmekten aciz olan sözüm ona ekonomi bilgiçlerinin; başa dönüp, hatayı nerede yaptıklarını anlamaya çalışmaları gerekmektedir. Çözüm için yola çıktıkları nokta; aslında bütün yanlışların temelini teşkil eden, ekonomiye getirdikleri yanlış tariftir.
Neydi bu yanlış? Vahşi batı; kendi gibi, yaşantısı gibi, ruh dünyası gibi, ekonomik modelini dahi vahşet üzerine bina etmiş, vahşi kapitalizmi icat etmişti… Yeni dünya düzeni adı altında yapacağı vahşetlere de kılıf bulabilmek için ekonomiye şu tarifi getirmişti; “İnsanın ihtiyaçları sınırsızdır. Kaynaklar sınırlıdır.”
Yapılan yanlış tespit, insan psikolojisinde var olan “benlik duygusunu” harekete geçirmiş. “Ben“ merkezli düşünen insanın, sınırlı kaynakların biteceği korkusuyla türlü yollara başvurmasına sebebiyet vermiştir. İşgaller, kan ve gözyaşları, bütün haksızlıklar, bundan sonra yoğunlaşmıştır. Şimdi bu yanlışı yapanlar, bu yanlışı ikaz edenin fikirlerine müracaat etmek zorundadırlar.Bu yanışı ilk defa tespit eden Prof.. Dr. Haydar Baş’tır. İnsanlığa yol haritası olarak sunduğu; “Milli Ekonomi Modeli” ile çözümler sunmuştur. İnsanlık çaresiz bir beklenti içerisine girdiği bir anda, Prof. Dr. Haydar Baş,”Durun! Kargaşaya, haksızlığa, telaşa gerek yok. “Dünyadaki kaynaklar sınırsızdır, ihtiyaçlarınız sınırlıdır.” diyerek adeta “Dünyadaki kaynaklar herkese yeter bir haldedir. Boşuna biri birinize zulüm etmeyin! Ben bunun yolunu size öğreteceğim, bu bilgi ve donanım bende vardır.” mesajını vermiştir.
Sizinde malumunuz üzere doğru teşhis, doğru tedavi için gerek şarttır. Şimdi; sadece ekonomik durgunluğa değil, ekonomik ve sosyal bütün problemlere çare sunan “Milli Ekonomi Modelini” anlamaya çalışma zamanıdır. Onun için diyoruz ki; “Bahçe biziz bağ bizdedir.” Boşuna zahmet çekmeyin..!
UğurKepekçi-TUNALIM..
| |
Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link
|
• 2/3/2008 - GÖZ GÖRMEZSE..! TÜRBAN ÜZERİNE…
|
|
|
İnsanoğlunun görünürdeki baş gözünün dışında mecazi manada da olsa iki gözü daha vardır. Bunlar, basiret gözü ve akıl gözüdür. Bir meselenin gerçek boyutlarıyla anlaşılması, basiret gözünün görmesine bağlıdır. Basiret gözü görenler, yaşanan olayın sadece görünen kısmını değil, perde arkası dediğimiz, hikmetini de görür ve anlar.
Akıl gözü gören insanlar, sadece gördükleriyle değil, gördüklerini belli bir ölçü dahilinde değerlendirirler. Bu özelliğe sahip kimseler de görmeyi sadece seyretme boyutundan çıkarıp, değerlendirme boyutunu da yaşarlar. Bu gruba girenler kısmi de olsa gerçekleri görür ve idrak ederler.
Gelelim olaylara baş gözü ile bakanlara; onlar sadece olayın kendi görme alanı içerisinde cereyan eden kısmına bakar ve geçer.Tahlil etme zahmetine bile katlanmazlar. Bu tip insanlar toplumsal olaylarda her zaman için kullanılmaya müsaittirler. Türk Milleti’nin tarihini incelediğimiz zaman zorlu günler yaşadığını, genellikle başının sürekli belalarla dolu olduğunu görmekteyiz. Ancak her dönemin zorluklarını aşacak basiret gözü açık bir millet olmuşuz ve her türlü tehlikenin üstesinden gelmişiz. İşgaller görmüşüz, yokluklar görmüşüz, aç kalmışız, ama hiçbir zaman başımız eğik kalmamış, onurlu bir millet olarak her zaman tarihteki yerimizi korumuşuz. Millet olarak verilen mücadelelerle özgürlüğümüze tekrar kavuşmuşuzdur. Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra bu duruşumuzu, batı hayranlığı sayesinde kaybetmiş, son kalemiz, misaki milli sınırlarımız, günbegün tehlike çemberine düşürülmüş, millet olarak da gelen tehlikeden haberdar olabilen insan sayımız azalmıştır. Yaşadığımız toplumdaki insanları tahlil etmeye kalkıştığımızda; bırakın basiret gözünü, bırakın akıl gözünü, baş gözüyle bile gördüklerini basit bir süzgeçten geçirmekte pek de mahir olmayan insanların çokluğunu görürsünüz. İşte bu toplumla, güçlü ve mutlu yarınlara ulaşmak mümkün değildir. Toplumlara yön vermeye çalışan, yaşanan olayların boyutlarını anlayan, yarınlarından endişe duyan, toplumsal bilince eren, daha açıkçası basiret gözü açık olan insanların az da olsa varlığı umudumuzdur. Ancak genelleme yaptığımız zaman bu sayısal olarak azın azı konumundadır. Bu azlık asla umutsuzluk olmamalıdır. Yaşadığımız toprakların öz varlığımız olduğunu düşünürsek, her şeye rağmen sahip çıkmak zorunda olduğumuzu idrak ederiz. Yapılacak iş; bu bilince eren insanların sayısını artırmak, mutlaka doğru adreste ve doğru kimselerle birlikte olmalarını temin etmektir. |
| |
TÜRBAN ÜZERİNE..
Milletin iradesinden bahsediliyorsa, Türkiye Büyük Millet Meclisinde Türban hakkında yapılmaya çalışılan düzenlemeler gayet doğal karşılanmalıdır. Uzlaşma neticelendiği, gerekli hukuki düzenlemeler yapıldığı taktirde türban meselesinde kısmi bir çözüm sağlanmış olacaktır. Mecliste yapılan konuşmalarda CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, maalesef uzlaşmaz tavırlar sergilemektedir. Baykal meseleyi sürekli rejim meselesine getirmeye çalışmakta, türbanla birlikte laikliğin ihlal edileceğini savunmaktadır. Mecliste grup toplantısında yaptığı konuşmayı seyrettim, hayretler içinde kaldım. Türban denilen şey neymiş de haberimiz yokmuş… Grup toplantısında Baykal’ın kullandığı ifadelerden bazısını aktaralım; “Getirilmek istenen, gelen, Anadolu’daki kadınlarımızın yaşmağı, başörtüsü değildir. Gelen, Arap-Vahabi, Abbasi-Amevi İslam yorumunun, Türkiye’ye yönelik projelerinin bir simgesi olarak, Türkiye’deki işbirlikçileriyle birlikte Anadolu halkına dayatmaya başladığı bir yabancı üniformadır” Konuşmasının ilerleyen bölümünde Türban konusunda; “Hedef laiklik ilkesidir.” Tespitini yapmıştır. Bakınız türbanla neler olacakmış; “Sanmayın ki konu sıradan bir kılık kıyafet konusundan ibaret. Bu getirilen düzenleme, sadece üniversitelerde değil, tüm resmi eğitim sistemi içinde türban denilen, milletimizin, kültürümüzün bir parçası olmayan, dışardan Türkiye’ye belli siyasi amaçlarla dayatılmış olan ithal bir kıyafetin, Türkiye’de devlet sisteminin içine doğru gelişmesinin önünü açmıştır” Sayın Baykal’ın yaptığı bu tespitler asla gerçeği yansıtmamaktadır. Ben Baykal’ın hiç olmazsa milletimizin dini duygularını, inancını, yani İslam dinini biraz olsun incelemesini, isterdim. CHP ve Baykal hala din handikabından kurtulamamaktadırlar. CHP ve Baykal, asıl uğraşması gereken;
Satılan vatan topraklarını savunma gibi, kamu mallarının özelleştirme adı altında satılmasına engel olmak gibi, Lozan’ın delinmesine, Sevr’in hortlatılmasına engel olmak gibi, bağımsızlığın ve egemenliğin başka uluslara devri sayılacak olan AB üyeliğine karşı koymak gibi, en önemlisi bizi kökten yok edecek bir proje olan BOP projesiyle mücadele etmek gibi, hayati meseleleri bırakıp da Müslüman kadının en doğal insanlık hakkı olan başörtüsüne karşı ortaya koyduğu tavır pek de yakışık kaçmamaktadır. Türban yada başörtüsü ile örtünmek; isteyen kadının en doğal hakkıdır ve asla laikliğin ihlali değildir.Bu konuda Bağımsız Türkiye Partisi(BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, partisinin Başkanlık Divanı toplantısında şu tespitlerde bulunmuştur; “Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik bir hukuk devletidir. Demokratik, laik hukuk devletinde Müslüman dininden mi vazgeçsin? Böyle bir sistemde devlet laiklikten vazgeçmeyecek, Müslüman da dininden vazgeçmeyecek. Peki bu ikisi biraraya nasıl gelecek? O zaman biz bunu ferdin adına yapacağız. Devlet fert adına yapılan bu icraatı, laik kimliğiyle koruyacak. Yani devlet laik olduğu için hem dini, hem de devletin nizamını koruyacak. Laiklik budur.” “Soruyoruz, başörtülü öğrenci devleti mi temsil ediyor yoksa kendini mi? Cevabı verelim: kendini temsil ediyor. O halde, başörtülü hanım kızımız alelade bir vatandaştır. O halde başını örtmesi devlet adına yapılan icraat değildir. Kendi adına yaptığı, inancından kaynaklanan bir icraattır. Böyle bir icraatla laiklik ihlal edilmez.” “Devlet başörtülülere bu hakkı tanımak mükellefiyetindedir çünkü bu icraat laiklik ilkesinin bir gereğidir. Devlet başörtülünün hakkını korumakla mükelleftir. Şayet onun hakkını gasp ederse, devlet bu yönüyle laik olmaktan çıkar. Yani laiklik bu yönüyle ihlal edilmiş olur” Şimdi herkesin bu konuda; daha insancıl, daha demokratik ve daha saygılı tavır sergilemesi gerekmektedir. Çözüm; birlik ve dayanışmadadır. Uğur Kepekçi- TUNALIM....radıoo tıkla dınleeee
| | | |
Comments (1) :: Post A Comment! :: Permanent Link
|
• 1/22/2008 - ABD EKONOMİK PROBLEMLERİNİ MEM'LE ÇÖZMEYE ÇALIŞIYOR.YA BİZ?
| B.T.P Gnl.Başkanı Prof.Dr.Haydar Baş |
Uluslararası Milli Ekonomi Modeli Kongresi '05 Kapanış Konuşması / Prof. Dr. Haydar BAŞ TürkçeEnglishRussianGerman
Uluslararası Milli Ekonomi Modeli Kongresi '05 Sonuç Bildirgesi
http://www.milliekonomimodeli.com/index.php?mmedia=1&dde=mem1.wmv
| |
ABD Başkanı Bush geçtiğimiz günlerde tüketimi teşvik etmeye yönelik acil bir eylem planı kararı aldıklarını açıkladı. Bush’un bu adımının, şu ana kadar tam tersini söyleyen Kapitalist anlayışın bir ürünü olmadığı açık. ABD’de esasen çok önceleri başlayan, ama para politikaları ya da küresel bir takım projelerle üzeri örtülmeye çalışılan kriz, geçen yıl sonlarında yaşanan mortgage kriziyle beraber gün yüzüne çıktı. ABD piyasaları ve ona bağlı küresel piyasalar allak bullak oldu. Daha önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz gibi bu kriz, Kapitalizmin doğal bir sonucuydu. ABD halkı ve kurumları, hatta devleti borç batağına batmıştı ve halk bu borçları ödeyebilecek imkana sahip değildi. Olay tıkanmıştı. Kapitalizm “kaynaklar sınırlı, ihtiyaçlar sınırsız” mantığından yola çıktığı ve bütün ekonomi bu çürük temel üzerine kurulu olduğu için sürekli tüketim daraltılmak istenmiş ve mali disiplin politikaları uygulanmıştır. Kapital sahipleri, halkın eline para verilerek “sınırlı kaynaklara ortak olmalarını” istememiştir. O halde Bush ya da ona akıl verenler bu projeyi nereden aldı? Bush’u bu konuda destekleyen ABD Merkez Bankası Başkanı Ben Bernanke’nin açıklamaları oldukça ilginçti. Kapitalizm’in merkezinde bir Merkez Bankası Başkanı, Kapitalizmin tarihinde görülmemiş bir farklılıkla “yavaşlayan ekonomiyi canlandırmak için, çabuk harcayacakların cebine para konması” gerektiğini açıklıyordu. “Çabuk harcayacakların cebine para koyma” projesi sizce kime ait? Tabii ki Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’a. Dünyaca ünlü ve dünya ekonomi literatürüne geçen Milli Ekonomi Modeli’nde Prof. Baş, ekonomik kalkınmada tüketimin ve tüketiciyi desteklemenin önemini vurguluyor. Sadece vurgulamakla kalmıyor, Milli Ekonomi Modeli kitabı “Tüketim Endeksli Denge Analizi” olarak tanımlanıyor. Sayın Baş, tüketici kesimi 100 milyar liranın altında (yeni ifadesiyle 100 bin YTL) geliri olan vatandaş olarak ifade ediliyor. Ne tesadüftür ki, ABD Başkanı Bush, tüketim teşviki verilecek olanların 85 bin doların altında geliri olanlar olarak tanımlıyor. Yani aşağı yukarı 100 milyar lira. ABD, halkının tüketim daralmasından kaynaklanan bir problem yaşadı ve Milli Ekonomi Modeli’nde aradığını buldu. Gerçi MEM’in sadece bu bölümünü uygulamak ABD ekonomisini tamamen düzeltmeyecek, sadece bir süre rahatlatacak, sonra başka bir sıkıntı çıkabilir. Çünkü MEM bir bütün. Kesin çözüme ulaşmak için bütün çözüm maddeleriyle birlikte uygulamak lazım. MEM’in bir bölümünü alıp hastalıklı olan Kapitalizme yama yapmak kesin çözüme asla götürmez. Tüketimi canlandırırken, üretim de sıfır faizli kredilerle desteklenmelidir. Sermaye sahipleri para ile para kazanmaya değil, üretimle kazanmaya yönlendirilmelidir. Bu sağlanmadığı müddetçe ekonomi bir yerden mutlaka patlak verecektir. Ama yine de ABD’nin bir Türk bilim adamının projelerine yönelmesi güzel bir gelişme. Önce Rusya, sonra Venezuella, Brezilya… şimdi de ABD. Rusya, aileler çocuk sahibi olmak istemediğinden dolayı ciddi bir nüfus gerilemesi sorunuyla karşı karşıyaydı. Milli Ekonomi Modeli’nde ifade edilen sosyal devlet projelerinden “Her doğan çocuğa doğum parası” projesini devreye koydular ve şu anda doğum patlaması yaşıyorlar. Aynı zamanda Rusya yine MEM’de ifade edilen “Ülkeler yaptıkları ihracatları karşılığında kendi milli paralarını talep etmeliler” projesini hayata geçirerek petrolünü ve madenlerini Ruble ile satma kararı aldı. Şimdi biz bu gerçekleri ifade ederken, hala gerçekleri gizlemeye çalışanlar topu taca atmak isteyenler olacaktır. Çünkü onlar kraldan daha fazla kralcı. ABD, Rusya, Venezuella, Brezilya sıkıntılarının çözümü aramada mantığıyla hareket ederek bir Türk bilim adamının fikirlerini projelerini uygulamaya çalışırken, bizimkiler çözümü illaki ABD’den, AB’den bekliyor. Bizim taşeronlar onların kuyruğunda, onlar ise bizim milli projeler sahibi olanlarımızın kuyruğunda. Bizim taşeronlar içimizdeki değerlerin farkına varabilirse, ya da Türk milleti kraldan daha fazla kralcı, aklı kafasında olmayan bu taşeronları değil de ülkemiz ve milletimiz adına proje sahibi siyasi liderleri iş başına getirirse çözüme kavuşmuş olacağız.
Murat Çabas-TUNALIM... |
| |
http://www.mehmettunabas.com
| | |
Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link
|
• 1/19/2008 - Siyasilerimizdeki en büyük problem: SAMİMİYETSİZLİK
|
Bugün siyasilerimizin en büyük problemi proje olmaması, kaynak olmaması değil. Ülkemizin bütün problemlerini çözebilecek proje de var, bizleri kıyamete kadar geçindirecek kaynak da... Siyasilerimizin en büyük problemi “samimiyetsizlik”. Problemleri millet adına çözmek gibi bir niyetleri yok. Eğer siyasilerimizde zerre kadar samimiyet olsaydı; Ülkemiz üzerinde ciddi hesapları olan, güneydoğu sınırlarımızı tanımayan, ülkemizi bölmek için etnik ayrımcılıkları körükleyen, ülkemizin paramparça olduğunu gösteren haritalar yayınlayan, 11 askerimizin başına çuval geçiren, komşumuz Irak’ta milyonlarca masumu katleden, Kuzey Irak’ta kurdurduğu oluşumla ülkemizi tehdit eden, asırlarca problem yaşamadığımız komşumuz İran’la bizi kapıştırmak, Azerbaycan ile ilişkilerimizi durdurmak isteyen ABD ile stratejik ortaklık yapmazlardı; Bu stratejik ortaklık denilen şeyin aslında bir kölelik olduğunu anlarlar ve de samimiyetlerinin göstergesi olarak bu gerçeği ilan ederlerdi; Bizim zerre kadar iyiliğimizi istemeyen ABD ve İsrail için ülke ülke dolaşıp taşeronluk yapmazlardı; Komşumuz İran’la bizi kapıştırmak için uğraşan ABD’nin ekmeğine sürekli yağ sürmezlerdi… Eğer gerçekten samimi olsalardı; 3 katrilyon dolarlık maden rezervimizin bulunduğu arazileri, topraklarımızı, kamu şirketlerimizi yabancılara yok pahasına peşkeş çekmezlerdi; Hazırladıkları petrol yasasıyla devlete ve millete sadece yüzde 2’lik ihmal edilebilir bir petrol geliri, yabancılara ise yüzde 98’lik bir aslan payı bırakmazlardı; Petrol çıkarma teknolojisine sahip olmamıza rağmen, gelsin illaki yabancılar çıkarsın demezlerdi; Varlığını yıllardan beri bildiğimiz petrol, doğalgaz, bor, altın, mermer, kömür vs gibi sadece Türkiye’ye değil dünyaya yetecek madenlerimizi devlet millet ortaklığıyla işletirlerdi; Yabancı maden şirketleri yeraltını talan edecek diye yasa çıkarmazlardı, milletin arazilerine el koyup yabancılara teslim etmezlerdi… Eğer gerçekten samimi olsalardı; Yüksek faizlerle borç alarak ülkemizi borç batağına sürükleyeceklerine, kendi milli paramızı devreye koyarlardı; Böylece her yıl katrilyonlar ödediğimiz faiz paraları millete hizmet olarak kalırdı, sosyal güvenlik, eğitim, yatırım gibi devletin görevleri de artık bir yük olarak ifade edilmez, devletin millete hizmeti olurdu ve vergiler gerçek sahiplerine harcanırdı; Eğer gerçekten samimi olsalardı; Misyonerlerin ve kilise evlerinin önünü açarak milletimizi dış güçlerin kirli senaryolarının kucağına atmazlardı; Yüzde 99 Müslüman olan ülkemizde camileri kendi hallerine bırakıp eski Bizans kiliselerini devlet bütçesiyle tamire kalkışmazlardı; Azınlık ve yabancı vakıflarının taşınmaz almalarının, dışarıdan sınırsız fon sağlamalarının, eski eserlerine tekrar sahip olmalarının önü açılmazdı, Lozan delinmezdi… Eğer gerçekten samimi olsalardı; Bizi Müslüman ve Türk olduğumuz için almayacaklarını defalarca ilan etmiş olan AB’nin kapısında süründürmezlerdi; Sevr’i yeniden hortlatan AB projelerini, bize tek kurtuluş kapısıymış gibi göstermezlerdi; Eğer gerçekten samimi olsalardı; Ülkemiz üzerinde menfur hesabı olanlar onlara hiç “üstün cesaret madalyası” verirler miydi? Daha birçok olay sayılabilir. Bu maddelerin sadece bir tanesi bile siyasilerimizin samimiyetsizliğini ispatlarken, millet olarak bu vurdumduymazlığımız nedendir? Yoksa sizde mi “hangi siyasi gelse aynısını yapar” çukuruna düştünüz? Bir sepette bazı elmalar çürük diye hepsini atacak mıyız, ya da çürük elmalarla yaşamaya sürekli razı mı olacağız, biraz gayret edip sağlamlarını görmekten niye imtina ediyoruz? Beyler! Samimi siyasetçi arıyorsanız; IMF projeleriyle, AB hayali ile ve de ABD stratejik ortaklığıyla bu iş olmaz, artık faizle borç almayalım, kendi paramızı basalım, vergilerimizi millete hizmette kullanalım, kendi madenlerimizi devlet millet ortaklığıyla işletelim, milletimiz altın tüccarı, petrol tüccarı olsun, yabancıların her türlü oyununa kapımızı kapatalım, ülkemizde millet–devlet–asker–sivil birlikteliğini temin edelim, milletimizin doğusuna batısına, kuzeyine güneyine ayrım yapmadan herkese adil muamele edelim, sosyal devlet projeleriyle milletimizi sonuna kadar destekleyelim, bizimle problemi olmayan komşu ülkelerle çıkar ilişkileri kuralım, bize düşmanlık edenlerin de kulağını çekelim,… diyenleri ve bunları yapacak projesi olanları desteklemeliyiz. Böyle siyasetçi var mı? 2002 seçimlerinde de, 2007 seçimlerinde de hep bunları daha fazlasını ifade eden ve Milli Ekonomi Modeli ve Sosyal Devlet Milli Devlet eserleri ile de yapacakları bütün icraatların altyapısını bilimsel zeminde oluşturan ve dünyanın sayılı bilim adamlarına bu projelerin mükemmelliğini onaylatan bir siyasi lider var: BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş. Prof. Dr. Haydar Baş sunduğu projelerle ve de milletimiz adına çektiği çileli bir hayatla samimiyetini her noktada ispatlamış bir liderdir. Unutmayalım ki, milletimiz, samimi lideriyle buluştuğu an şaha kalkacaktır. Murat Çabas-TUNALIM... | |
| |
Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link
|
• 1/17/2008 - MİSYONER MİNARE ÇALAR,DİYALOGCU KILIF HAZIRLAR.
| |
Anadolu coğrafyasında misyonerlik faaliyetleri, ihanet planları, dehşet ve şiddet eylemleri elbette yüzyıllarca geriye doğru uzanmaktadır. Bu yıkıcı ve bölücü hareketler bu günün meseleleri değildir. Devletimizin her bakımdan zayıfladığı zaman dilimlerinde gemi azıya alıp, akıl almaz küstahlıklarını sergiledikleri de bir vakıadır. Son yıllarda misyonerlik faaliyetleri ile terör eylemleri adeta beraber, yardımlaşarak yürümekte ve yürütülmektedir. Her iki tür faaliyetin ortak hedefi; Müslüman Türk milletidir, yeni nesilleridir ve genç Cumhuriyetimizdir. Terörist başının Vatikan’a mektup yazarak Papa’dan yardım istediğini, geçen zaman içerisinde direkt ya da dolaylı olarak yardımlar aldığını hatırlarsak misyonerlerle teröristlerin aynı haçlı merkezlerinden yönetilip desteklendiğini daha iyi anlarız. Gerek ABD’nin dayatmaları ile gerekse AKP iktidarının karşılıksız AB sevdası uğruna önleri açılan misyonerler bu gün sayıları yüz binlerle ifade edilen gençlerimizi ayartmış, baştan çıkarmış ve dinden çıkarmış boyunlarına haç asmıştır. Uygun zeminden istifade ile çalışmalarını hızlandırdıkları da saklanamaz bir gerçektir. Yaşadığımız gerçek, yeni nesillerimizin karşı karşıya bulunduğu imani tehlike apaçık ortada iken, güya milletin imanını kurtarma adına ortaya çıkan Diyalog grubu, bütün gücüyle ve her fırsatta bu tehlikeyi milletin dikkatinden kaçırmaya çalışmaktadır. Sanki her şeyden önce böyle bir vazifeleri varmış gibi, nerede, ne zaman misyonerlik konuşulsa ve zararlarından bahsedilse hemen bu gurup, sahip oldukları medya aracılığı ile cevap yetiştirme ve olayın üstünü örtme telaşına düşüyor. Size ne oluyor kardeşim, siz Vatikan’ın, Papalığın Türkiye’deki sözcüleri misiniz? Başta büyük şehirlerimiz olmak üzere, coğrafyamızın dört bir yanında mantar gibi biten nevzuhur kiliselerin avukatı, içimize saldıkları misyonerlerinin fedaileri misiniz? Geride bıraktığımız yüzyıllar, yaşadığımız günler, yakın tarihimiz, Kurtuluş Savaşı verdiğimiz yıllar, bugün yaşanan Irak vahşeti, Filistin dehşeti, onbeş sene önce, yüzbinlerce Müslüman’ı toprağa gömen Balkanlardaki haçlı sırp dehşeti… Hepsi, hepsi gösteriyor ki bu adamların din diye bir dertleri yok. Toprak peşindeler, yeni coğrafyalar peşindeler. Dolayısıyla yeni kurbanlar, katledebilecekleri yeni yüzbinler, yeni milyonlar peşindeler. Resmi rakamlar, son beş yılda misyonerlerce kandırılıp şirke düşürülen gençlerimizin sayısını ellibinlerle açıklarken, daha beş gün önce bu diyalogcu medyanın bir aklı evvel elemanı,utanmadan,sıkılmadan; “topu topu, iki yüz kişi Hıristiyan olmuş, onlar da dedeleri o dinden olanlar” diye yazmakta idi. Öyle anlaşılıyor ki, bu kadro misyonerlerle görev paylaşımı yapmışlar; misyonerler, uygun ortamlarda minare çalacaklar, bu diyalog zebunu güruh da derhal kılıfını hazırlayacak. En azından son on yıldır şahit olduğumuz uygulama bu. Milletimize arzederiz. Aziz Karaca--TUNALIM... | |
Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link
|
• 1/14/2008 - UNICEF'IN TARİHİNDE BÜYÜK ANLAR..
Unicef İyi Niyet Elçisi Sir Roger Moore'un anlatımıyla Unicef'in Tarihinden Büyük Anlar.
Birleşmiş Milletler 1946 da, Genel Kurulun ilk oturumunda UNICEF’i hayata geçirmiştir. Karar oy birliği ile alınmıştır. O sırada çalışanların sayısı 10'u bulmuyordu.
II. Dünya Savaşından sonrasındaki o ilk günlerde boydan boya Avrupa’da 6 milyondan fazla çocuğa her gün süt ve yemek verildi. Audrey Hepburn bu çocuklardan biriydi.
UNICEF’in dağıtım listesine ilaç, sabun ve giyecek girerken, Filistin ve Çin’deki çocuklara da ulaşır olduk.
1953 yılında UNICEF’in mandası sürekli hale geldiğinde Örgüt, 100 e yakın ülkede faal olarak çalışıyor, acil yardımların ötesinde her gün binlerce çocuğun ölümüne sebep olan yoksulluk, hastalık ve açlık kısır döngüsü ile mücadele ediyordu.
Çocuk Fonu, Birleşmiş Milletler çerçevesinde uluslararası iş birliğinin ve barışçı amaçların en canlı örneklerinden biridir.
Soğuk Savaş bütün hızıyla devam ederken, UNICEF küresel işbirliğinin gücü olmaya devam etti ve bu onu Nobel Barış Ödülü almaya kadar götürdü. Bu ödül ilk defa bir kişiye değil bir örgüte veriliyordu.
Düzinelerce ülke bağımsız uluslar şeklinde ortaya çıkarken, UNICEF Birleşmiş Milletler liderliğindeki küresel ortaklığın parçası olarak misyonunu acil yardımların ötesine taşıyıp kalkınma çalışmalarını yaygınlaştırıyor, 60lı 70li yıllar Örgüt için ‘kalkınma on-yılları’ oluyordu.
80li yıllar Afrika’ya kuraklık getirmişti. UNICEF kurtarma çalışmalarını koordine ederek bölgede 7 milyon insana düzenli olarak yiyecek sağladı.
UNICEF tabiiki boşlukta çalışmıyor; hedeflerimize erişmek için daima insanlarla beraberiz: hükümetlerle, bağışçılarla, insani yardım kuruluşlarıyla, iş dünyasıyla ve çocukların kendileriyle.
UNICEF bir ‘ilkler’ örgütüdür, ilklerden biri de 1957 de Danny Kaye’le başlayan, dünya çocuklarının durumuna dikkat çekmek için dünya kamu oyunun çok iyi tanıdığı şahsiyetlerin yardımlarını istemek gibi devrim sayılabilecek hareketti.
Giderek UNICEF’in kalkınma örgütü olarak rolü daha belirginleşiyor ve Örgüt çocukların kurtarılmasına bir devrim getiriyor; evrensel bağışıklama büyüyor; Yugoslavya ve El Salvador gibi ülkelerde büyük bağışıklama kampanyalarını sürdürmek için ateşkesler dahi ilân ettirebiliyoruz.
Milyonlarca eve ulaşıp annelere babalara ağızdan sıvı tedavisini öğrettik. İshalden çocuk ölümlerini durdurmak için en basit ve etkin yol.
1989 da, UNICEF çocuklara karşı davranışlara belirli etikler getirmek için önder oluyor ve ortaya çıkan Çocuk Hakları Bildirgesi Birleşmiş Milletler Genel Kurulundan geçtikten sonra çok kısa zamanda tarihin en yaygın kabul görmüş insan hakları antlaşması oluyor.
90lar Dünya Çocuk Zirvesi ile başlıyor, çocuk sorunlarını konuşmak üzere şimdiye kadar görülmemiş çoklukta dünya lideri bir araya geliyor.
Bu arada yaygın A vitamini ve mikronutrient dağıtımı kesintisiz sürmekte; UNICEF Hindistan Bürosunun geliştirdiği ‘tuzun iyotlanması’ yöntemi global standart haline gelmektedir.
2001’in başlarında güney Sudan’da UNICEF neviinin en büyük operasyonu ile 8-18 yaş arası 3,500 çocuk askeri çatışma sahalarından uçaklarla çekip kurtarmıştır.
Taliban’ın düşürülmesinden sonra Afgan çocuklarını okullara döndürmemiz, acil durumlardaki çalışmalarımızla ilgili yeni tepkilerimizi ortaya koymuştur. Şaşırtıcı sayıda çocuk, özellikle kız çocuğu, bir zamanlar kendileri için yasaklanan sınıflarına geri dönmüşlerdir.
2001 de ‘Çocuklar için Evet Deyin’ kampanyası milyonlarca çocuk ve yetişkini bir araya getirmiş; 2002 yılındaki Birleşmiş Milletler Çocuk Özel Oturumu tamamen çocuklara adanan ve yine çocukların delege olarak katıldığı ilk oturum olmuştur.
Bugün UNICEF’in temel politikası, çocukların sesini, politika üreticilerinin, karar vericilerininkine eşit hale getirmektir.
HIV/AIDS pandemiğinin çocukları ve gençleri hızla artan şekilde etkilemesiyle,UNICEF dünyayı çocuklar için, AIDS’e karşı birleşmeye çağırmıştır.
Global kalkınma bizim misyonumuzun aslını oluştursa da, UNICEF işe nereden başladığını hiç unutmamıştır. Biz hâlâ acil durumlara acil yardım sevk etmeye ve felâketlerin vurduğu her yere travma sonrası bakım götürmeye devam etmekteyiz.
Milyonların için rüyalarının, hayallerinin gerçeğe dönüşmesine yardımcı olduk. Dünyanın çocuklara bakışını değiştirdik.
Bugün, 60 yıl sonra, UNICEF çocukların en etkin ve güçlü savunucusudur. Bizim ve 8000 meslektaşımızın misyonunun global hedefi her yerde aynıdır:
Bütün çocukların sağlık, eğitim, eşitlik ve korunma haklarını garanti altına almak için dünyayı birleştirmek, Bu bizim misyonumuzdur. Çocuklar için birleşin.
Sir Roger Moore UNICEF İyi Niyet Elçisi
TUNALIM.. |
Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link
|
• 1/12/2008 - ÂH BUGÜN HİCRET OLSAYDI…
 |
Bugün insanlık tarihinin dönüm noktası olan; Hicri yılbaşı… Bugün; Âlemlere Rahmet Hazreti Muhammed’in (sav) Mekke’den Medine’ye hicret edişinin ilk günü (1429).
Âh, bugün gerçekten hicret olsaydı…
Âlemlere Rahmet Hazreti Muhammed (sav) aramızda olsaydı. Yollara dökülüp ellerimizde defler, dillerimizde; “talâal bedru âleyne” diyebilseydik… “Ay doğdu üzerimize, Veda tepesinde, Şükür gerekti bizlere, Allah'a davetinden- Sen güneşsin, Sen aysın, Sen nur üstüne nursun, Sen Süreyya ışığısın, Ey sevgili ey resûl-, Ey bizden seçilen elçi, Yüce bir davetle geldin, Sen bu şehre şeref verdin, Ey sevgili hoş geldin-, Ey resûl sana söz verdik, Doğruluktan ayrılmayız, Sen ey esenlik yıldızı, Senin sevginle doluyuz” beyitleriyle yollara dökülseydik... Karanlıkları aydınlığa dönüştüren, bir umudumuz olsaydı. Buna ne kadar da ihtiyacımız var; bil bilseniz...
On dört asır önce, dünya kapkaranlık idi. İnsanlar en kısa mesafelere bile güvenle gidip gelemiyordu. Çok basit meseleler yüzünden çıkan kavgalar yıllarca süren kan davalarını doğuruyordu. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömecek kadar vahşi düşünceler besleniyordu. Can emniyeti, mal emniyeti, namus emniyeti, vatan emniyetinin olmadığı, velhasıl insan hakları adına hiçbir emarenin bulunmadığı, cehaletin diz boyu olduğu bir dönemdi o dönem…
Doğduğu yerdi Mekke… Ama, Onu anlamak istemediler karanlık bahtlılar, örümcek kafalılar. Atalarının dinlerini, yanlışta olduklarını bile bile terk etmek istemediler.
Onu anlayanlar vardı mutlaka, Ona kucak açan davetliler, “anam babam sana feda olsun ya Resulallah” diyen, her şeyini yoluna adayan ağ bahtlılar, şanslı kullar…
İşte onların davetiyle ve Yüce Resul’ün icabetiyle kutlu bir dönem başlıyordu hicretle…
Hicret; karanlıktan aydınlığa açılan kapının adı.
Hicret; insanlığa haklarının yeniden verilmeye başlanıldığı, akılların anlamakta güçlük çektiği, gerçek kardeşliğin timsalinin yaşandığı yer...
Yüce Peygamberimiz, Mekke’den Medine’ye hicret eden sahabeler arsında “Ensar–Muhacir kardeşliği” dediğimiz kardeşlik eşleşmesini yapıyor. Mekke’den hicret edenlerin, zengin olanların bile sadece üzerlerindeki elbisesinden başka hiçbir şeyleri yoktu. Her şeylerini geride bırakıp gelmişlerdi inandıkları dava uğruna.
Bu konuda herhangi bir cebri emir olmadan kendiliklerinden, Medineli Müslümanlar; kardeşlerini, var olan her şeylerine ortak ediyorlardı. Bekârları uygun olanlarla evlendiriyor, mallarını, mülklerini, develerini, koyunlarını, keçilerini onlarla paylaşıyorlar. Ticaretlerine onları ortak ediyorlardı.
Hicrete iştirak edenler; Hicretle birlikte yaptıkları bu örnek davranışla; dünyaya umut dağıtacak, gerçek dostluk ve kardeşliğin örneğini ortaya koyup, insanlığa ebediyete kadar geçerli hayat ölçülerini ortaya koydular.
Bu gün yaşadığımız dünyaya baktığımızda; birbirinin en doğal haklarına acımasızca tecavüz eden, insanların mal can ve namusuna kast eden insan müsveddeleri türemiş, insanlığın geleceğini karartmışlardır.
Bugün hicret öncesinden pek de farksız olmayan bir dönemden geçmekteyiz. Dün, Âlemlere Rahmet Hazreti Muhammedin (sav) hicret umudu vardı insanlığın içinde…Ama bugün karamsarlık hakim..!
Âh bugün gerçekten hicret olsaydı…
Âlemlere Rahmet Hazreti Muhammed (sav) aramızda olsaydı. Yollara dökülüp ellerimizde defler, dillerimizde; “talâal bedru âleyne”, “Ay doğdu üzerimize, Veda tepesinde…” diyebilseydik…
Sonsuza dek selam üzerine olsun ya Resulullah…
Uğur Kepekçi... TUNALIM....radıoo tıkla dınleeee
| |
| |
Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link
|
• 1/7/2008 - GÖZLÜKLERİ DEĞİŞTİRİN..
Yeni bir yılın daha ilk günlerindeyiz. İki bin sekize yeni başladığımız gibi, olaylara, eşyaya, olup–bitenlere bakışımızı da yenileyelim diye bir teklifim var. İşe, gözlükleri değiştirerek başlayabiliriz. Bu güne kadar, filanca gazete, falanca köşe yazarı, meşhur yorumcu, şöhretli televizyoncunun gözü ile, gözlükleri ile ve gösterdiği kadarıyla gelişmeleri izlediniz. Dolayısıyla o gazetenin yazmadıklarını, o köşe yazarının gündem etmediklerini, o yorumcunun dikkat çekmediklerini görmediniz, göremediniz ve duyamadınız. Yeni yılla birlikte gözlükleri değişelim, hatta mümkünse olayları çıplak gözle seyredelim. Kendi basiretimizi, firasetimizi, bilgi ve birikimimizi, tecrübelerimizi devreye sokarak dünya gündemini ve Türkiye gündemini değerlendirmeyi deneyelim. Neden olmasın? “Hakikat Rabbınızdan size bir çok basıretler geldi artık kim gözünü açar görürse kendi lehine, kim de körlük ederse kendi aleyhinedir ve o halde Ben size karşı muhafız değilim” (En’am: 104). “Eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar sadece “zanna” uyarlar ve saçmalarlar” (En’am: 116). Bize ne oluyor ki; Yaratıcımızın ihsan ve ikram ettiği basiret melekemizi arka plana itiyoruz da falanca gazetecinin, filanca yorumcunun aklına uyarak “uydum kalabalığa” deyip yanlış vadilere sürükleniyoruz? O meşhur fıkra muharrirleri ve şöhretli yorumcular kendilerini takip edenlere ne diyorlar: “çoğunluk neredeyse biz de oradayız”. Fakat, alemlerin Rabbi, bütün bir evreni yüzüsuyu hürmetine yarattığı son elçisini nasıl uyarıyor: “Eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan Seni Allah yolundan saptırırlar”. Baş döndürücü lüksün, zorba gücün ve deli–divane eden şöhretin zebunu olmuş kişi ve sözde sivil toplum örgütlerinin gözlükleri ile hayata baktığınız için bu güne kadar neyi nasıl gördünüz: Zalimi normal insan, zulmü de normal davranış olarak gördünüz. Özellikle İslam coğrafyasında var olan maden yataklarını ve enerji kaynaklarını küresel eşkıyalar talan ederken, masa başı ayak oyunları ile kendi ellerine geçirirlerken siz, sıradan anlaşmalar–sözleşmeler olarak gördünüz. Cennet vatanımızın, canım insanlarımızın can damarlarını, hayat kanallarını, milli servetlerini Avrupai hortumlar aracılığı ile küresel tefecilere ulaştırma ameliyesini siz, “reel politikanın” bir gereği olarak gördünüz. Dünya bankası ve IMF gibi küresel tefeci kurumları, dünyanın en yüksek faizi ile size para vermenin ve sizi insafsızca sağmanın adını “sürdürülebilir borç” koydu ve siz de afiyetle yuttunuz. Haçlı–siyonist dünyası kendi sömürü çarklarını rahat çevirmek, işgal ve katliamlarını engelsiz sürdürebilmek için payanda olarak kullandıkları ve kendi icatları olan dinlerini, Allah katında yegane din olan İslam’la eşitlemek için “diyalog ve hoşgörü” diye bir numara uydurdular, siz de bu numaranın numaralarından bir olup çıktınız. İslam coğrafyasını, aynı şirk toplumları kan gölü haline getirmişlerken ve katliamlarına hiç ara vermeden devam ederlerken, “diyalog ve hoşgörü” adına, Müslüman kimliği ile iki büklüm huzurlarına çıkıp özür dileyenleri “hizmet ehli” olarak gördünüz ama kime ve neye hizmet olduğunu sorgulamadınız. Anadolu coğrafyasına, bu coğrafyada yaşayan Müslüman Türk milletinin ilmine, irfanına, mayasına, kültürüne, mücadelesine yabancı adamların gözlükleri ile gelişmeleri izlediğiniz için maalesef seksen yıl içinde tekrar 1919 şartlarına geri döndük. Sevr maddelerinin daha hızlı hayata geçeceği bir yıl olmasın diyorsanız, iki bin sekizde pürdikkat olalım ve gözümüzü dört açalım ne olur?
Aziz Karaca-TUNALIM...
|
Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link
|
• 1/6/2008 - HZ. MEVLANÂ’NIN DAVET ETTİĞİ GERÇEK
|
 "Gel, Gel, ne olursan ol, gel! İster kâfir, ister mecûsî, ister puta tapan ol, gel! Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel!"
Hz. Mevlana’nın bu çağrısını İslam anlayışından çok, İslam dışı anlayışlar kullanmaya çalışmışlardır. Sanki her insan kendi inancını yaşarsa, birbirini de hoş görürse, Mevlâna’nın verdiği mesaj yerini bulmuş gibi bir hava oluşturulmak istenmektedir. Halbuki; Hazreti Mevlâna’nın “gel” çağrısı; Hakka, hakikate, doğruluğadır. “Geçmişteki halin ne olursa olsun, bu hal seni ümitsizliğe düşürmesin, tövbe etmek kaydıyla, yani eski haline dönmemek üzere gelmek istersen bu kapı sana açıktır. Önceki halin kâfir olmuş, mecusi olmuş, puta dahi tapmış olsan, bu önemli değil, yeter ki halini düzeltmeye karar vermiş ol; öyle gel.!” mesajı verilmektedir. Yoksa “ne olursan ol yine gel” çağrısından; eski halini değiştirmeden olduğun gibi kal, mantığı anlaşılmamalıdır.
Onun “gel” çağrısının aşağıdaki beyitte de işaret ettiği gibi; Kur’an ve yüce Peygamberimiz Hazreti Muhammed’i n(sav) hayat ölçülerine olduğu muhakkaktır. “Bu canım var oldukça ben Kur'an’a tutsağım Muhammed Mustafa’nın yolundaki toprağım Benden başkaca bir söz nakledenler olursa Hem onu söyleyenden hem o sözden uzağım”
Prof. Dr. Haydar Baş,“İslam ve Mevlâna” adlı eserinde; “Hazreti Mevlâna’nın davet ettiği gerçeği” şu şekilde ifade etmektedir; “Onun “ne olursan ol gene gel” dediği şey, Seyr ve Hakk’a vuslattır, Allah’a doğru yolculuktur ve nihai hedef olarak Yüce Allah’ın huzurudur. Tasavvufun öz tabiriyle vuslattır. Bu ulvi gaye velayet ve irşad yoluyla gerçekleşir. Mevlanâ elbette “gel” diyor tüm insanlığa ama, “geldiğin gibi kal” demiyor; aksine insan-ı kâmile gelen kimsenin katı taş olsa, mermer kesilse bile bir inci olacağını bildirmektedir. “Katı taş olsan, mermer kesilsen bile bir inci olursun, Temiz erlerin sevgisini tâ canın içine dik; gönlü hoş kişilerin sevgisinden başka bir sevgiye gönül verme, Ümitsizlik köyüne gitme, ümitler var. Karanlığa doğru yürüme, güneşler var. Gönül seni gönül ehlinin mahallesine çeker, benlik seni bilakis hapishanesine çeker
Hadi bir insan-ı kâmilden gıda ver gönlüne; yürü, devleti devlet sahibinde ara” (Mesnevi: 1cilt/ sayfa: 163/ “İslam ve Mevlanâ/ sayfa; 114/ Prof. Dr. Haydar Baş”)
Kutlu velinin “gel” diye haykırışını duymayan var mı? Haydi ne duruyorsunuz, siz de gelin Onun davet ettiği gerçeğe…
| | |
Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link
|
• 12/21/2007 - OPERASYON PKK’YAMI,YUMUŞAK BAŞLI MİLLETİMİZEMİ?
|
Operasyon başladı. Karlı dağları, boşaltılmış mağaraları bombalıyoruz. 50 adet F–16’mız havalanmış… Kandil başta olmak üzere Güneydoğumuzdaki dağları ve Kuzey Irak sırtlarını dövdük. ABD’den fonlanan ve ABD’nin stratejik ortağı AKP’nin beslemesi kartel medyasının alâyıvalâsına bakılırsa, maalesef operasyon PKK’ya değil, milletimize yapıldı. Türk milletinin yüreğinin ateşini düşürme, halkımızın gazını alma operasyonu oldu. Lakin vatandaş da artık yemiyor. Halkı neler konuşuyor neler, Ankara’dakiler bir bilseler… Davullu zurnalı operasyon mu olur? 2 aydan beri operasyonun yapılacağı konuşuluyor, dünya aleme ilan ediliyor; dağda adam mı kalır? PKK teröristleri, bağırlarını açarak gelin bizi avlayın diyerek F–16’larımızı mı bekliyor? R. T. Erdoğan’ın Nisan ayında ve sonrasında söylediği “operasyon karşıtı” ifadeleri biz unutmadık, şimdi neyi devşirmek için Türk askerine teşekkür ediyor? Dağ başındakileri “genel af kapsamına alma operasyonu”nu Erdoğan başlatmadı mı, AKP grubu bu yasa üzerinde çalışmıyor mu? “PKK’ya genel af” düğmesin Oval Ofis’ten basılmadı mı? Dağlar F–16’larla dövülürken, AKP’nin yaptığı gibi Meclis’te “PKK’ya genel af”tan dem vurulur mu?! Boşaltılmış mağaraların ve karlı dağların dahi vurulmasına tahammülü olmayan Meclis’teki vekiller, canlı kalkan olarak Kandil’e gidebilirler… Amerika’nın istihbarat işine güven olmaz… Tıpkı Kayser’deki uçak fabrikamızı kendi elimizle kapatıp onlardan parayla uçak almamız gibi… Irak yönetimi, Türkiye’ye verdiği notanın aynısını, topraklarını işgal eden ABD ve İngiltere’ye neden vermemiş acaba?! Halkımız, işte bunları konuşuyor, bu minval üzere konuşuyor. Türk milleti BOP gerçeklerini ve işgalcilerin vahşi ihtiraslarını çıplak gözle seyrediyor. ABD’nin ve onların Türkiye’deki stratejik ortaklarının işi artık öyle kolay olmayacak… Kuzey Irak’ta başına Amerikan çuvalı geçirilen Türk milletinin, aklı başına gelmektedir, er veya geç gelecektir. Türk milleti ahmak değildir, “stratejik ortaklık” namıyla boynuna geçirilmiş “altın lale”den çekiştirilebilecek uysal koyun hiç değildir. Önceki hafta BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş bey, “operasyon oyunları ve bölgemiz üzerindeki BOP manevraları” karşısında BTP kadrosunun ve Türk milletinin duruşunu Merhum Akif’in dizeleriyle hatırlattı: Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum!? Kesilir belki; amma çekmeye gelmez boyunum! Ne AB, ne ABD ne de onları yerli stratejik ortakları Türk milletinin başından, boynundan tutup çekiştiremezler… Bu sebeple F–16’lara yapılan son operasyon ne milletimize ne de PKK’ya yönelik bir netice hasıl etmedi. F–16’ların attığı bomba dumanları dağılmadan, ABD Büyükelçisi sözcüsü, mikrofonun başına geçiyor; bu iş Oval Ofis’te konuşulmuştu diyor. Genelkurmay Başkanımız, “Amerika dün gece, Kuzey Irak hava sahasını bize açtı. Amerika dün gece Irak hava sahasını açarak bu harekata onay vermiştir” diyor. Ne Amerikanın onay verdiği ve güya istihbarat desteği sağladığı operasyondan hayır gelir, ne de Bush’un Oval Ofis’te düğmeye bastığı “PKK’ya gelen af ve kardeşlik operasyonu”ndan hayır gelir… Bu oyun içinde oyundur. Türkiye ne kadar ABD’nin stratejik ortağı ise; PKK ve Barzani de en az Türkiye kadar ve hatta Türkiye’den daha öncelikli ABD’nin stratejik taşeronudur; kimse kendini kandırmasın… ABD, PKK’nın ayağına basmaz. Bu oyunun ana merkezinde, Türkiye’ye Barzani’nin karton Kürdistan Devleti’ni yutturup hazmettirmek karşılığında, PKK’yı başka bir alana kaydırmak vardır. Gelişmeler bunu göstermektedir. Türk milleti, BTP Genel Başkanı’nın bölgemizdeki gelişmeleri ve üzerimizdeki hesapları okuduğu şekilde okumamaya başlamıştır. Bu, Türk milleti için en güçlü kurtuluş emaresidir.
M.Emin Koç—TUNALIM.. | | |
Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link
|
• 12/15/2007 - NEDEN BTP DİYORUZ?..
BU VATANI SEVENLERİN ADRESİ BTP
Bu vatanın maddi ve manevi değerlerine sahip çıkan tek kadro Bağımsız Türkiye Partisi’dir. Diğer hiçbir partinin bir planı, projesi yoktur tek ortak hedefleri AB’ye ve IMF’ye daha farklı bir şekilde girebilme çabasıdır. Hatta bu çabalar o kadar ilerledi ki dinimizi onlara benzetmeye çalışılıyor, birileri çıkıp hem Müslüman hem hiristiyan olduğunu ifade ediyor, diğer dinden olanların dindarları da cennete girebileceğini ifade ediyorlar ve bunu okullarımızda ders olarak veriyorlar. Oysaki onların inancına göre Müslüman kanı helal ve bunun ispatını Irak ve Filistin’de görüyoruz. Onların derdi bize kendi dinlerini yaymak veya kendi inandıkları dine davet etmek değil asırlardır bu milletin kültürüyle birleşmiş olan inancımızı, manevi değerlerimizi yıkarak cephede yenemedikleri bu milleti masa üzerinde parçalayıp yok etmektir.
Aynı zamanda bizi ekonomik yönden de zayıf düşürerek kendilerine bağımlı hale getirmek istiyorlar oysaki biz kurtuluş savaşında bunu yapamayacaklarının ispatını Avrupa devletlerine ispatlamıştık. Hatta milyonlarca şehitlerimize rağmen, çoğu köylerimizde kurban kesecek yaşta erkek kalmamasına, çoğu liselerin menzun vermemesine rağmen kendi kendimize yettik. Bütün borçlarımızı kapattık, uçak fabrikası, gaz maskesi fabrikası açtık, kurtuluş savaşı yaralarımızı çok kısa zamanda kapattık. Hiç kimse karşımızda durmaya cesaret edemedi. Ama ne yazıktır ki 80 yıldır icazetini bu milletten almak yerine AB’den alan hükümetler yine onların isteği üzerine sanayilerimizi kapattı, madenlerimizi bedavaya onlara vermeye başladı, kanla alınan topraklarımızı onlara satmaya başladı, devletimizin gelir kaynaklarını onlara satmaya başladı, tarımımızı, çiftçimizi felç etmeye çalışılıyor…
Bizim dedelerimiz yiyeceği yokken, giyeceği yokken, cephede karşı koyacak silahları yokken, uyumadan, yemeden içmeden, açıktayken onlara karşı durmasını bildi, gönüllerindeki vatan sevgisine hiçbir kalabalık, hiçbir toplum karşı duramadı. Bugün bizim de başımızda bir lider Prof. Dr. Haydar Baş var ve onun projeleri dünyanın dört bir yanından gelen 100 ü aşkın profosörler tarafından nobele aday gösterildi. Bizler de ikinci Kuvvayı Milliye ile bu cennet vatanın masa üzerinden müsaade etmeyiz.
Prof. Dr. Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli tezi 150 yıl önce kurulu olan ve günümüzde bütün dünyada kullanılan kapitalist ekonomi modelini çürütecek olan tek modeldir. Milli Ekonomi Modeli’nin içeriğine bakarsak; kapitalist anlayışa göre ‘kaynaklar kıt, insanların ihtiyaçları sınırsız’ M.E.M. de ise ‘kaynaklar sınırsız, insanların ihtiyaçları sınırlıdır’. Onlar kaynakları kıt olduğunu düşündükleri için kıt kaynakları kendileri sahip çıkmak istiyor ve kendi milletleri içerisinde dahi sınıf ayrımı yapıyorlar, sömürgecilik bakanlıkları kuruyorlar, insanları helak edip onların mallarını ele geçirmek istiyorlar. Oysaki biz Türklerin inancında hiçbir zaman sınıf kavram olmadı, daima kaynakların herkeze yeteceğine inandı. İnsanları ihtiyaçları, yeme, giyinme, barınma, güvenlik, sağlık ve eğitim olmak üzere 6 öğeden oluşur. Bunlara baktığımızda bir insan en fazla kaç ekmek yer, en fazla kaç kazak giyebilir, kaç evde oturabilir, bir insanı kaç kişi koruyabilir, kaç kişi birden sağlığını takip eder, kaç kişi birden eğitim verebilir. Bunların hepsi sınırlı asıl insandaki sınırsız olan ihtiraslarıdır, aç gözlülüğüdür. Ama kaynaklara baktığımızda bir insan ihtiyacından daha çok üretir, tarım alanlarımız fazla fazla var, Türkiye’nin topraklarındaki madenler 3 katrilyon dolar değerinde bu; Türkiye’nin etrafına para desteleriyle bir duvar öreceğimizi düşünürsek boyu 1km yüksekliğinde örülmesi hatta taşması demektir. Yani kaynaklar kesinlikle kıt değil sınırsızdır. Bunu inancı bozuk olan bir milletin görmesini beklemeyelim, onların oturttuğu bir temelde anca onların inancı gibidir, yani zenginlerin %1 kesim oluşturmasına rağmen piyasadaki paranın %99’u ellerindeyken %99 fakir kesimi oluşturan insanlara %1’lik bir pay düşüyor. Bağımsız Türkiye Partisi, Milli Ekonomi Modeli ile bu millete, dünya ya adeleti getirecek tek kadrodur. Bu modeli ortaya koyan Prof. Dr. Haydar Baş’tan başkası bunu uygulayamaz, eşrefi mahlukata hak ettiğini veremez.
Bu milleti hak ettiği noktaya getirecek, maddi manevi değerlerine sahip çıkacak tek kadroya bütün gençlerimizi davet ederim.Saygılarımla...
TUNALIM...
|
Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link
|
• 12/14/2007 - İLM-İ HALDEN HABERSİZ ALİMLER
Halden habersiz, istikbalden umutsuz, geçmiş hakkındaki fikri ise; ne şiş yansın ne kebap… Her tarafı idare edelim. Bilindiği gibi ilm–i hal bilgisi, hal bilgisidir. Kendi halinizi, ailenizin halini, çevrenizin halini, ülkenizin halini bilmeniz de ilm–i hal bilgisine dahildir. Yani, sadece, imanın şartını, İslam’ın şartını, abdestin farzını, guslün şartlarını öğrenmekle ilm–i hal bilginiz tamamlanmış olmuyor. İmanın şartlarını bir çırpıda sayıyorsunuz ama imanınızı, evladınızın ve milletinizin imanını sulandıran, bulandıran, on beş asırdır inandığı hakikatlerden kuşkulandıran küresel oyunlar ve onlara yatakçılık yapan yerli piyonlar sizden alkış alıyor. O zaman adama sorarlar; siz kimden yanasınız? İmanın şartlarının da bağlı olduğu son ve yegane din olan İslam’dan yana mısınız yoksa, Kur’an’ın müşrik dediği milletlerin, içinde bulundukları batıl durumu aklamaya çalışanlardan yana mısınız? Eğer alimseniz, üniversitenin herhangi bir fakültesinde ilim adamı iseniz; ilm–i halden habersiz olamazsınız. Bu millet yakın geçmişte, kadını ile erkeği ile, yediden yetmişe bütün fertleri seferber olup, haçlı sürülerine karşı ırzını, namusunu, izzetini, şerefini, vatanını, bayrağını ve bağımsızlığını korumak için mücadele ederken, o gün ırz ve vatan düşmanlarının ağzı ile konuşan, onların işgallerini tamamlamak için yatakçılık yapan alim, gazeteci kılığındaki iş birlikçiler belgelerle ortaya konulmuşken, deve kuşu gibi kafanı kuma sokup onları yeni nesillere alim diye takdim ediyorsan kusura bakma, ilm–i hal bilgisinden yoksunsun demektir. İktisat okuduğunu, ekonomist olduğunu iddia ettiğin halde; ülkemizde bu gün devam eden yalan ve talan ekonomisini, “babalar gibi satarım” zihniyetini, stratejik kurumları, ülkenin stratejik limanlarını ecnebilere satan–kiralayan ekibi alkışlıyorsan, onlara bültenlik vazifesi yapan ceridelerde uyumlu yazılar yazıyorsan ilm–i halden bihabersin demektir. Din bilgini, ilahiyatçı geçindiğin halde; mevcut iktidarın İslam’a ve kurumlarına vurduğu darbeyi görüp–göstermiyorsan, zinanın suç olmaktan çıkarılışına bir diyeceğin yoksa, faizin bütün katmanlara yayılmış olmasından bir rahatsızlık duymuyorsan, bedava dağıtılan kitaplarda kelime–i Tevhid parçalandığı halde sen mışıl mışıl uyuyorsan, kusura bakma, ilm–i halden bihabersin demektir. Aktif olarak ticaret yaptığın, sanayici–üretici olduğun halde; mevcut iktidarın yerli üreticinin, yerli tüccarın elini–kolunu bağlaması, yabancı sermaye adı altında küresel tefecilere, hiçbir ülkede olmadığı kadar imkanlar sağlanması karşısında sus–pus oturuyorsan, “bizim parti yaptı ise doğru yapmıştır” fikrinde isen, kusura bakma, ilm–i halden bihabersin demektir. Sizde biraz ilim, biraz ilim namusu, biraz da vicdan varsa; özellikle son altı yıldan beri bu ülkede olup–bitenler karşısında sessiz kalamazsınız, susma hakkınızı kullanamazsınız, rahat rahat uyuyamaz, deve kuşu gibi kafanızı kuma sokamazsınız. Alimler, bir miktar ilm–i hal bilgisi tahsil edin lütfen…
Aziz Karaca--TUNALIM....
|
Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link
|
• 12/14/2007 - UYAN EY TÜRK MİLLETİ!...
Uyan da bir bak ki; aklın, akıllıların, bilimin, bilim adamlarının, canın, cananın, dinin, din ulemasının, edebin, edebiyatın, fiziğin, fizik kurallarının, günün ve güncelin, Hakk’ın, hakikatin, istiklalin ve istikbalin uyarılarına uyan var mı? Uyan da bir bak ki; tarihin derinliklerinden yükselen, Ad kavminin, Semud ve Lut kavminin, Eyke halkının, Hz. Musa’nın can düşmanı Firavn’un, Haman’ın, Karun’un ve Bel’amın, Hz İsa’yı ve Hz. Muhammed Mustafa’yı katletmeye kasteden Yahudi’nin vahşi çığlıklarını duyan var mı? Uyan da bir bak ki; dün, Fas’ta Tunus’ta, Cezayir’de, Kafkaslar’da, Balkanlar‘da, bu gün; Afganistan’da, Irak’ta, Filistin’de ve Anadolu’da haçlı–siyonist cellatları tarafından katledilen Müslümanları bir sayan var mı, hatta insandan sayan var mı? Uyan da bir bak ki; Tevhide sevdalandığın, hilale aşık olduğun günden beri hep yaylım ateşine tutulmuş bir coğrafyanın insanı, bir medeniyetin mensubu olarak, karşı tarafa atmak için senin ürettiğin bir okun bir yayın var mı? Uyan da bir bak ki; bugün diyalog diyerek, hoşgörü diyerek koluna girdiğin, teslis akidelerini, şirke batmış inançlarını temize çıkardığın, Tevhid’le eşitlemeye çalıştığın papazın, hahamın, keşişin ve kardinalin, dedeleri tarafından senin dedelerine uygulanmış işkence ve katliam listesinde hiç olmayan var mı? Uyan da bir bak ki; bütün milletlerin ve devletlerin, talandan mal kaçırırcasına var olan bir taşına bir tane daha, var olan bir metre toprağına bir metre daha, var olan üretimine bir kat daha ilave etme gayretleri sürerken, tek çakıl taşları, tek kelimeleri, kavramları, tek tarihi eserleri, tarihi şahsiyetleri ve tek ilim adamları üzerine tir tir titrerlerken, senden başka uyuyan var mı? Uyan da bir bak ki; çeyrek asırdan beri terör belası ile uğraşırken, her geçen gün şehitlerimizin, yetimlerimizin, karalar bağlayan analarımızın sayıları artarken, her geçen gün, genç yaşında kolsuz, bacaksız, gözsüz, kulaksız yaşamak zorunda kalan gazilerimizin sayıları artarken, işsizimizin–aşsızımızın kursağına gitmesi gereken milli servet bu belanın def’i için harcanırken, teröristin silahı, cephanesi, topu–tüfeği, mayını–tankı da kimi Avrupa devletlerince sağlandığı bilinirken, kağıt üzerindeki dost ve müttefiklerimizden ayıptır, yapmayın, etmeyin diyen var mı? Uyan… Uyan… Uyan… Uyanmazsan halimiz ve istikbalimiz pek yaman. Şu ikazları var mı bir duyan:
“Baksana kim boynu bükük ağlayan? Hakk–ı hayatın senin ey Müslüman! Kurtar o biçareyi Allah için, Artık ölüm uykularından uyan!
Bunca zamandır uyudun kanmadın; Çekmediğin kalmadı, uslanmadın. Çiğnediler yurdunu baştan başa, Sen yine bir kere kımıldanmadın!
Ninni değil dinlediğin velvele… Kükreyerek akmada müstakbele, Bir ebedi sel ki zamandır adı; Haydi katıl sen de o coşkun sele.
Karşı durulmaz, cereyan sine–çak… Varsa duranlar olur elbet helak. Dalgaların anlamadan seyrini, Göz göre girdaba nedir inhimak?
Dehşet–i maziyi getir yadına; Kimse yetişmez yarın imdadına. Merhametin yok diyelim nefsine; Merhamet etmez misin evladına?
Ey koca şark, ey ebedi meskenet! Sen de kımıldanmaya bir niyet et. Korkuyorum Garb’ın elinden yarın, Kalmayacak çekmediğin mel’anet.
Hakk–ı hayatın daha çiğnenmeden, Kan dökerek almalısın merd isen. Çünkü bu gün ortada hak sahibi, Bir kişidir. “Hakkımı vermem!” diyen.
(Safahat, Mehmet Akif Ersoy, 265?) Yazan: Aziz Karaca-TUNALIM... |
Comments (0) :: Post A Comment! :: Permanent Link
|
|
|
|
|